Edebiyat Arşivi

Eleştiri Örnekleri
Kitap eleştirisi nasıl yapılır? Eleştirinin özellikleri, Kitap eleştirisi nedir? Eleştiri Örneği, Eleştiri Örnekleri PDF Yazdır e-Posta
Arşivler - Eleştiri Örnekleri
Pazar, 04 Mart 2012 21:32

Kitap eleştirisi nasıl yapılır? Eleştirinin özellikleri, Kitap eleştirisi nedir? kitap eleştirisi nasıl yazılır? Herşeyin yanıtı burada.

Kitap eleştirisi giriş, kitabın özeti, kitabın konusu ile ilgili literatür araştırması, literatür araştırması sonucunda konu ile ilgili diğer kitapların ve makalelerin seçilen kitap ile karşılaştırılması ve öğrencinin konu ile ilgili olarak kendi görüşlerini anlatacağı sonuç bölümlerinden oluşmaktadır.

Giriş bölümü
Giriş bölümünde öğrenci şu sorulara yanıt vermelidir: “Kitapta anlatılan konu neden tercih edilmiştir?”, “seçtiğiniz kitabı neden tercih etiniz?” ve “neden kitap eleştirisi yapmak istiyorsunuz?”. Öğrenci bu soruların cevaplarına giriş bölümünde yer vermelidir. “Neden kitap eleştirisi yapmak istiyorum ?” sorusuna şu cevaplar verilebilir: Kitabın konusu ve kitap içerisindeki bölümleri merak edip üzerinde araştırma yapmak istediğim konularla ilgili olması nedeniyle tercih ettim, kitabın konusu hakkında başka yazarların neler düşündüklerini/yazdıklarını merak edip, literatür araştırması yapmayı istediğim için kitap eleştirisini tercih ettim.

Bu sorulara yanıt verildikten sonra kısaca kitabın yazarı tanıtılmalı ve yazarın başka çalışmaları hakkında da kısaca bilgi verilmelidir. Yazarın çalışma konularından bahsedilmeli, yazmış olduğu diğer kitabın\kitapların adları yazılmalı ve varsa makalelerine de değinilmelidir.

Bunlar yapıldıktan sonra kitap kısaca tanıtılabilir. Kitabın hangi konudan bahsettiği anlatılmalı ve kitabın (varsa) bölümleri kısaca tanıtılmalıdır. Bir iki cümle ile bu bölümlerde yazarın hangi konulardan bahsettiği anlatılmalıdır. Kitap eleştirisi yapılırken de bu bölümlerden bir veya birkaçı tercih edilebilir. Giriş bölümünde, eğer bir bölüm üzerinde ağırlıklı olarak çalışacaksanız, bunu belirtmeniz gerekmektedir. Neden bu tercihi yaptığınızı bir iki cümle ile anlatmanız gerekmektedir.

Bunlara ek olarak, giriş bölümünde yazarın kitabı yazarken kullandığı varsayımları ve metedolojisi de anlatılabilir. En son olarak da yazarın kitapta savunduğu ana fikir belirtilmelidir.

Birinci Bölüm..
Giriş bölümünden sonra, ikinci bölümde kitabın özeti çıkarılacaktır. Bu bölümde kitabın özeti çıkartıldığı ve kitapta anlatılan görüşler ön plana çıkarıldığı için, öğrencinin kendi görüşleri bu bölümde yer almayacaktır.

Kitabın bölümleri içerisinden önemli olduğunu düşündüğünüz bir bölüm varsa, bu bölümün özeti biraz daha kapsamlı, diğer bölümlerin özeti ise daha kısa tutulabilir. Ancak, bunu yaparken özeti çıkarılan bölümler arasında (sayfa sayısı açısından) büyük farklılıklar olmamasına dikkat gösteriniz. Mesela bir bölüm 20-25 sayfa ise, diğer bölümler 5-6 sayfa olmamalıdır.

Özet çıkartırken, ister kitabın bölümlerinin başlıklarını kullanabilirsiniz, isterseniz kendiniz başlık atabilirsiniz. Kitapta kullanılan bölüm başlıklarını kullanmayı tercih ederseniz, o başlıkların sırasına uyarak özetinizi yaparsınız. Şayet kendiniz başlık atacaksanız, kitabı kendinize göre bölümlere ayırabilirsiniz ve ona göre başlıklar atabilirsiniz. Bunu yaparken, önemli gördüğünüz, ön plana çıkarmak istediğiniz konulara göre (mesela kitap içerisinde iktisadi konuları ön plana çıkartmaya yönelik) başlıklar atabilirsiniz.

İkinci Bölüm...
Özet çıkartıldıktan sonra, kitabın konusu ile ilgili literatür araştırması yapılacaktır. Kitabın konusu hakkında bilim dünyasında, literatürde hakim görüş nedir, sorusuna cevap aranacaktır. Yazarın üzerinde durduğu, savunduğu görüş hakkında literatürde ne gibi yorumlar yapılmış, yazarın ana görüşüne katılanlar bu konu hakkında nasıl bir tutum takınıyorlar, yazara karşı olanlar nasıl bir görüş ileri sürüyorlar, bu konular araştırılacaktır.

Literatürde yazarı destekleyen/ona karşı olan yazarların kitapları ve makaleleri, özet bölümünde yapıldığı gibi tek tek tanıtılacaktır. Yazarın görüşünü destekleyen çalışmalarda ön plana çıkartılan görüşler ile yazarın ön plana çıkarttığı görüşler uyuşuyor mu, yoksa yazarın üzerinde pek durmadığı konular ve varsayımlar mı vurgulanıyor. Yazarın görüşüne karşı olan çalışmlar da ise onun görüşlerine nasıl karşı çıkılmış, hangi argümanlar kullanılmış, bunlar anlatılacaktır. Bu anlatm belli bir sıraya göre yapılabilir. Yazarı destekleyen görüşler önce, yazara karşı olan görüşler ise daha sonra anlatılabilir (tersi de geçerlidir).

Bu literatür araştırmasının kağıda dökülmesi sırasında, tıpkı özet çıkartılırken yapıldığı gibi öğrenci kendi görüşlerinden daha çok yazarların görüşlerini objektif bir açıyla aktaracaktır.

Literatür araştırmasına, seçmiş olduğunuz kitapta atıf yapılan kitapları ve makaleleri inceleyerek araştırmaya başlayabilirsiniz. Bu kitapları veya makaleleri, seçtiğiniz kitabın dipnotlarında ve kaynakça kısmında bulabilirsiniz. Bu bölümler size araştırma yapmanız için zengin bir kaynak sunacaktır. Özellikle yazarın polemiğe girdiği diğer yazarların kitaplarını ve makalelerini tercih ederseniz, karşılaştırma yapmanız için daha geniş olanaklar bulabilirsiniz.

Üçüncü Bölüm...
Literatür araştırmasından sonra, bulmuş olduğunuz kitaplar ve makalelerle seçtiğiniz kitabı kıyaslayacağınız bölüme geçebilirsiniz. Bu bölüme başlarken, kıyaslama yaparken kullanacağınız kitapların ve makalelerin adlarını belirtmelisiniz. Bundan sonra, seçtiğiniz kitapta geçen hangi konuları kıyasladığınızı kısaca anlatınız. Bunlara ek olarak, kıyaslama bölümünde neleri anlattığınızı, bir paragrafta kısaca özetleyiniz.

Bu bölümde yazarın vurguladığı temel konulara diğer yazarlar nasıl yaklaşmıştır, bunu aktarmalısınız. Yazarın açıkladığı ana tartışma konularına, yazarı destekleyen diğer araştırmacılar nasıl destek vermiş veya yazara karşı çıkan araştırmacılar ona nasıl itiraz etmişlerdir, bunlar kıyaslanarak anlatılacaktır.

Bu bölümde de öğrenci mümkün olduğunca kişisel görüşlerini yansıtmamaya çalışmalıdır. Sadece literatürdeki tartışmayı buraya aktarmaya çalışmalıdır.

Sonuç...
Öğrenci okuduğu kitaptan ve literatürde yapmış olduğu araştırmanın sonucunda edinmiş olduğu görüşe göre, tezin son bölümünü yani tezin sonuç bölümünü yazacaktır. Bu bölümü yazarken öğrenci kendi görüşlerini yansıtmakta tamamen serbesttir. Araştırma sonucunda edindiği fikre göre yazarın savunduğu görüşü destekleyebilir de, onun görüşlerini eleştirebilir de. Bunlara ek olarak, yazarı desteklerken yazarın ihmal etmiş olduğu, ama öğrencinin konu için önmeli olduğuna inandığı bazı varsayımları veya konuları da bu bölümde anlatılabilir. Öğrenci, yazarın görüşlerine katılmıyorsa, hangi konularda ona katılmadığını, yazarın hangi noktaları eksik bıraktığını belirtmelidir. Hatta, yazarın kullanmış olduğu metedolojiyi de bu bölümde eleştirebilir.

Bu bölümü yazarken öğrenci yazarın görüşlerini desteklerken veya onun görüşlerine karşı çıkarken, literatürde kendisi gibi düşünen yazarların, araştırmacıların görüşlerinden kendi görüşüne destek olmaları için alıntı yapabilir.

Notlar
Kitap eleştirisi yaparken bölümlerin birbirleri ile dengeli olmalarına özen göstermelisiniz. Mesela giriş bölümü 25-30 sayfa iken, literatür araştırması sonucu yazılan ikinci bölüm 5-6 sayfa olmamalıdır. Bu bölümünde en az 15-20 sayfa olmasına dikkat etmelisiniz. Diğer bölümlerinde (giriş bölümü hariç) aşağı yukarı 20 sayfa olmasına özen göstermelisiniz.

Kısaca Edebi Kitap - Roman - Hikaye eleştirisini 12 adımda yapabiliriz :

1. Öncelikle yazarın yaşamı ve özellikle edebi kişiliği, diğer yapıtları hakkında araştırma yapılıp bilgi toplanmalıdır. Bu doğrultuda:
a) Eleştiri yazısı içinde yazar hakkında ilgi çekici tanıtım notları verilebilir.
b) Elde edilen veriler, okunulan kitapla ilişkilendirilmeye çalışılmalıdır.
c) Diğer yapıtlarıyla karşılaştırmalar yapılıp belirlenen benzerlik ya da farklılıklara yer verilebilir.

2. Eleştirisi yazılacak kitap okunurken ilgi çekici noktalar işaretlenmiş ya da kitapla ilgili bazı notlar alınmış olmalıdır. Önceden belirlenen bu noktalardan bazıları, eleştiri yazısının ilgili yerlerinde kullanılmalıdır.

3. Kitabın içeriği (konusu – teması – iletisi ) hakkında bilgiler ve görüşler yazılmalıdır. Bu yapılırken okuyucuya önemli ipuçları verilmemelidir. Daha çok okuyucuda merak uyandırmak ve onu bilgilendirmek hedeflenmelidir.

4. Mümkünse kitap, günlük yaşamla ilişkilendirilmelidir. Böylece kitabın yazıldığı dönemle bağlantısı kurulabilir.

5. Yazarın üslûbu (dil ve anlatımı) hakkında belirlenen özellikler yazılmalıdır.

6. Kitabın içeriği ya da anlatımıyla ilgili özellikler kitaptan kısa alıntılarla desteklenmelidir. Bunun ölçüsüne dikkat etmek gerekir. Ayrıca yapılan alıntı, kanıtlanmaya çalışılan görüşü tam olarak örnekler nitelikte olmalıdır.

7. Eleştiri, öznel de nesnel de olabilir. Ancak öznel ağırlıktan kaçınılmalıdır. Daha çok kanıtlı, örnekli nesnel – tarafsız yargılar tercih edilmelidir. Bunun yanında aşırıya kaçmayan ve okuyucuyu doğrudan yönlendirmeyen öznel görüşlerimize yer verilmelidir.

8. Eleştiride yerine göre tartışmacı ve açıklayıcı anlatım biçimleri bir arada kullanılabilir.

9. Örnekleme, tanık gösterme, karşılaştırma, tanımlama gibi düşünceyi geliştirme yolları rahatlıkla kullanılabilir.

10. Eleştiride konu bütünlüğüne dikkat edilmeli, bölümler birbirinden kopuk olmamalıdır.

11. Eleştiride yalın, açık bir anlatım kullanılmalı; uzun cümlelerle okuyucu konudan uzaklaştırılmamalıdır.

12. Sonuç olarak tüm bunlara dikkat edildiğinde, bir de mantığımızı ve yaratıcılığımızı eklediğimizde bir edebi eleştiri yazmış oluruz.

Kitap eleştirisi, nasıl yapılır, Eleştirinin özellikleri, Eleştiri Örneği, Eleştiri Örnekleri, roman eleştirisi, eleştirel bakış, özellik, özellikleri.

 
Hüseyin Akın’ın Başörtülü Mavisi! Eleştiri örneği PDF Yazdır e-Posta
Arşivler - Eleştiri Örnekleri
Pazar, 04 Mart 2012 21:27

Hüseyin Akın’ın Başörtülü Mavisi! Eleştiri örneği Asım ÖZ., Roman nasıl eleştirilir, kitap eleştiri örneği, eleştiri nedir, eleştirisi.

Dünya Bizim Roland Barthes Moda Dizgesi kitabında görüntü olarak giysi ile yazıya dökülen giysi arasındaki ilişkilere, geçişkenliklere odaklanır. Barthes, 1957-1963 yılları arasında kaleme aldığı ve dilbilim kavramlarına başvurarak göstergebilimin tarihini öneren bu çalışmasında, moda dergilerinde veya kadın dergilerinin moda sayfalarındaki yazıları referans alarak, iki gösterge dizgesi, dil ve giysi arasındaki aktarımları ve moda dizgesinin temelindeki mitleri çözümler. Görüntü olarak giysi ile yazıya dökülmüş giysinin eşdeğerli olduğunu ancak özdeş olmadığını da ifade gereği duyar. Çünkü görüntü olarak giysi birimleri biçimler düzeyinde, yazıya dökülmüş giysi ise betimlediği giysiyi sözcükler düzeyinde yansıtır. İnsan psikolojisini, toplumsal yapıyı ve zamanın ruhunu en ayrıntılı yansıtan unsurlardan biri giyim kuşam. Kitabı kapağından anlamak belki her zaman mümkün değil, ama giyim kuşam ilk bakışta “anlatmasa” da, aslında her detayıyla, giyen kuşanan kişiyle ilgili ipuçları taşır. Kişinin kıyafeti; sosyal konumunu açıkça anlatmasa bile, seçimi ya da mecburiyeti, onun ruhunu, durumunu yansıtır. Giyim kuşam, dikkatli çalışılırsa, gizlenmeye çalışılanı, kamufle edileni, kesilen rolleri de ortaya tek tek sunar. Edebiyata giyim üzerinden yapılacak yolculuklardan eli boş dönmez araştırmacı. Örneğin Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı yedi ciltlik yapıtında, Marcel adlı Anlatıcı büyük bir kıskançlıkla tutulduğu ve gerçek karakterini öğrenmek için çırpındığı Albertine’i dönemin ünlü ressamı ve moda tasarımcısı Fortuny’nin hazırlamış olduğu elbiselerle giydirmek, onun güzelliğine konteslere, düşeslere özgü bir hava katmak ister. Yine bizde başörtüsü üzerinden edebiyat eserlerine yönelmek uzak ve yakın tarihin kimi ayrıntıları üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayabilir. Ben burada Hüseyin Akın’ın iki hikâyesinde yer alan başörtüsü üzerinden bir giysi sembolizmi kurmaya çalışmasına kısaca değinmek istiyorum. Akın Hepsi Hikâye adlı kitabında topladı öykülerini. Kitabıyla ilgili yapılan bir değerlendirmede “öfkeli bir yazar” “Ama öfkesini sezdirip sızdırmamaya özen gösteriyor. Bunu ironiyle dizginliyor.” vurgusu dikkatimi çekmişti. Türkiye’de yolunda gitmeyen ama alışıla alışıla sanki yolundaymış izlenimi verilen problemlerin hikâyesini yazmış Akın. Bu anlamda eleştirel gerçekçi bir damardan besleniyor. Başörtülülere sunulan hayat, imamların maruz kaldığı muhafazakâr atmosfer, içselleştirilmemiş dindarlıklar, kes yapıştır dindarlar, kârını muhafaza eden muhafazakârlar, kralın çıplak olduğunu görmezden gelip kraldan daha fazla kralcı geçinen gazete patronları, editörler, sermayedarlar… Burada yer alan iki hikâye de, (Anne Ben Artık İyiyim, Bir İhtimal Dersanesi) başörtülü kahramanların ikisinin de taktığı örtünün rengi mavidir. Biri zannımca seksenlerin sonunda diğeri iki binli yıllara merdiven dayanan yılların ikliminden izler taşıyan bu hikâyelerde yazar bunu bilinçli bir seçimin sonunda mı, yaptı bilemem. Ama mavi vurgusu üzerinden bir çözümleme yapılabilir gibi geldi bana. Arapça “ma” su anlamına gelmektedir. Mavi kelimesi Arapça “su gibi” anlamına gelen Ma’i kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Kaşgarlı Mahmut’un 1073 yılında yazdığı Türkçe Sözlük olan Divan-ı Lugati’t Türk adlı yapıtında Mavi kelimesi çaqır (çakır) olarak geçer. Yani mavinin Türkçesi çakırdır. Psikolojide mutsuzluğu temsil eden mavi Siyahi Amerikalıların çıkardığı bir tür müzik türünün de adı olmuştur: Blues (maviler). Bu müzik türüne maviler isminin verilmesinin sebebi, şarkıların hüznü ifade etmesindendir. Diğer yandan 12 Eylül döneminde mavi özgürlüğü temsil eden bir renk olarak gündelik yaşamda önemli bir yer tutmuştur. Çetin Öner’in çocuklar için yazdığı Mavi Kuşu Gören Var mı, adlı çocuk kitabını burada anımsayabiliriz. Bir İhtimal Dersanesi’nden bir alıntı yaparak ilerletelim çözümlemeyi: “Başörtülü kızlardan biri ne zamandır on yıl sonrasının öğretmenlik resmini hayaline resmetmekle meşgul. Hayal de olsa bu sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Ne yapsa, öğretmen önlüğünün üstüne mavi başörtüsünü oturtamıyor. O bu sıkıntısını üçüncü kez aynı parmaklarını dönüp dönüp bıkmadan kıtlatırken gösterdiğinin farkında değil. En güzel de karatahtayla uyumlu bir hayal fotoğrafına yakışıyor. Bu şaşırtmıyor kendisini. Gelecek günlere kadar her şeyin belirsizlik ve karanlığı işaret ettiği bir dünyada karatahtanın kara olmasından daha normal ne olabilirdi. Kes, kopyala, yapıştır tekniğine benzer bir teknikle başka bir resim denedi, bakışlarına asmak için, ama bunda da başarılı olamadı. Bu kez siyah avukat veya hakim cübbesinin üstünden kayıp düşen türban işi bozmuştu. Neydi o! Evet, “Baro” kabul eder miydi böyle bir uyumu! “Baro” kelimesini oluşturan harfleri bir cümlenin kısaltılmış şekliymiş gibi fazla zorlanmadan çözdü. “Başörtüsüz Allah Rızası Olmaz!” ‘Al sana yakıştırma’ dedi.” Akın burada siyah, kara, beyaz arasında gidip gelerek örmüş anlatı evrenini. Şehirde yaşayan Müslüman kadınların eğitimli olanları bir anlamda örtünmenin siyah olarak algılanmasından hatta kötücül bir kültürel imge olarak karalanmasından çıkış yolu olarak beyazdan yardım almışlar ve mavi simgesel bir renk olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü mavi ne siyahtır ne beyaz. Evrimci iktisadın kurucusu ve Aylak Sınıfın Teorisi kitabının yazarı Thorstein B. Veblen, 1894 tarihli “Kadın Giyiminin İktisadi Teorisi” başlıklı yazısında giyim kuşamın tüketim nesnesi ve statü sembolü olma özelliğini işaret ediyordu. Akın ise iki hikâyesinde mavi ile ilgili üç simgeselliği yani mutsuz edilmeyi, hüznü ve özgürlüğü birleştirerek mavinin imkânlarından yararlanmıştır. Diğer yandan kara gerçekliği ironik anlatımıyla incitmiştir.

 
Yalın Halde Bir İnsanlık Öyküsü - Eleştiri- Ali Ömer Akbulut PDF Yazdır e-Posta
Arşivler - Eleştiri Örnekleri
Pazar, 04 Mart 2012 21:25

Yalın Halde Bir İnsanlık Öyküsü - Eleştiri- Ali Ömer Akbulut, Kitap eleştiri örneği, roman nasıl eleştirilir, eleştiri örnekleri.

Yalın Halde Bir İnsanlık Öyküsü Yazan: Ali Ömer Akbulut
Okunma sırasına girmiş kitaplardan biri değildi. Beklenmedik bir buluşmamız oldu kitapla. Şöyle bir bakıp düşüncelerimi söylemem için elime tutuşturulmuştu. Şöyle bir bakıp nasıl yorum yapabilirsiniz! Çaresiz okumaya koyuldum. Ne mi oldu! Bu talihsiz buluşmaya sebep olan arkadaşa kocaman bir teşekkür borçluyum şimdi; son zamanların gözümü kırpmadan ve bırakamadan okuduğum nadir kitaplarından biri oldu Kayıp Yolcu. Necati Göksel’in Altın Kitaplar’dan çıkan Kayıp Yolcu’sundan söz ediyorum. Dupduru bir öyküyle karşı karşıyasınız. Yalın, sade, sımsıcak, şefkatli, sevecen; sözün özü [Behçet Necatigil'in 'haller'ine öykünerek söyleyelim] insan halinde bir kitap Kayıp Yolcu. Bu sözler sizi basitlik [ön]yargısına sürüklemesin sakın. Başarılması asıl zor olan şey yalın insan halinin kurgusudur. Kitap bunu yapabiliyor ve her köşe başında sizi şaşırtmayı başarıyor. Kitabın bir başka güzel özelliği de dengesi. Mümkün her iddiayı, durumu, olayı, yargıyı, hayat halini denge içinde buluyorsunuz. Ne inkar ediliyor, ne kesin böyledir deniliyor. ‘Her yol mümkün’ meselesi değil elbet bu. Hayatın neleri taşıyabileceği anlaşılmaya, anlatılmaya çalışılıyor. Her şeyi bir çırpıda gördüğümüz, her şeyin “bizim gördüğümüz”den ibaret olduğu duygusundan kurtarmaya, hayatın zenginliğini göstermeye çalışıyor Kayıp Yolcu. Bunu yaparken bizi yaşadığımız hali hazır gerçeklikten koparmamaya çalışıyor. İnsan olmanın aynı mahallede, hatta aynı dünyada birlikte yaşıyor olmaktan daha derin bağları vardır. Görmediklerimizin hepsini görmeden, göreceğimizin gördüğümüz kadar olduğunu söylemenin yanlışlığını anlıyorsunuz kitabı okudukça. Aynı bağlamla yine çok önemli bir önesürümde bulunuyor kitap. Görebileceklerimizin, dahası insan ve hayatın ne olduğu konusundaki dirayet, büyük şehirlerde ola ki akıllısı, zekisi yani entelektüeli [kitapta gazeteci Bülent örneğin] bile olsa daha zayıftır. Çünkü şehir varolan hayat akışı, olası beklentileri, hızla değişebilen ilişki sirkülasyonu vd. hakim unsurlarıyla insan halini yalınlığından çıkarmakta, özüne yabancılaştırmaktadır. Beklenilenin aksine bu konudaki dirayet; insani özle barışık düşünme taşrada daha yüksektir. Hatta çoğu zaman azıcık kendine, çevresinde olanlara ilgili, belki okuyan bir gençte bile bu insani özleşim [siz varın ona Heidegger'in Ereignis'i deyin] kendini daha çok açık edebilir, daha belirgin görülebilir. Toplumun kendi zorunlulukları içerisinde, çoğu zaman insani kaygılarla şekillenmeden, olası bir menfaatin ardına düşerek üretip yaygınlaştırdığı kimi durumların, onun nenesi haline gelmiş taraflarda, başladığı gibi insanlık dışı algılayış ve davranışlarla devam etmeyebileceği, hatta ortaya çıkışıyla insanilik içermeyen bu durumların kimi zaman çok insanca tutumlarca şekillenebileceği [Berdel örneğin; kitapta Gani'nin annesi ve amcasının durumu] yollu gönderme kitabın artılarından biri. Kitabın belki de en zayıf noktası şefkatle başlayan insani bir halin aşka dönüşecebileceği öngörümünden haraketle mutlaka cinsellikle sonuçlanacağı düşüncesini doğurabilecek bir anlatıma izin vermesidir. Gani ile arkadaşı Erhan’ın ‘ışıklı ablası’ Birsen arasındaki beraberliğin ‘beklenmeyen’ bir cinsellikle sonuçlanması mümkün bir durum olsa da ‘karşı cinsler’ arasındaki her şefkat dostluğunun doğal olarak cinsellikle sonuçlanacağı önyargısını güçlendirmeye yarayacaktır. Bütün bunlardan sonra romanın konusunun hayli ilginç olduğunu söylememize gerek var mı bilmem. Şehir ortalığı birdenbire hareketlendiriveren ’söylenti’ çıkmadan önce olağan günlerini yaşamaktadır. Zamanla ortalıkta dolaşan sözlerin söylenti mi, gerçek mi olduğu da karışmıştır. Yıllar önce zorlu bir kış günü kaybolan ve bir daha da hiçbir izine rastlanmayan otobüsü gördüğünü söylemiştir [Deli] Yılmaz. Bunu şehrin gelecek vadeden, hakikatli, okur-yazar lise öğrencisi Gani’ye söylemiştir [Deli] Yılmaz. O da çalıştığı mahalli gazete İleri’nin sahibi Rasim Bey’e durumu iletince gazetede yayımlanan haberle tüm ahali duymuştur. Gani’nin babası da o otobüsle kaybolanlar arasındadır. Bir umut yeniden tüllenmiştir. Otobüste kaybolan yakınlarına kavuşma ihtimali belirenlerin umudu değildir sadece bu, ya da hayli hararetle konuşulabilecek bir konu bulabilen istirahat ehlinin umudu. Bu aynı zamanda şehrin ahalisinin derununda gizlediklerinin depreşmesine sebep olacak, hayatın gizemini kollama fırsatı verecek, durağanlığıyla süren insani paylaşımların hızlanmasını sağlayacak, kısacası kendi halinde sürüp giden hayatın her yandan ve yönden devinim kazanmasına sebep olacaktır. Lakin bu alışıldık yapının sabit kalmasından ekmek yiyenlerin ekmeklerine taş koyacağından durum onların hiç hoşuna gitmeyecek ve derin muhalefetleriyle karşılaşacaktır. Bu her durum ve kurumdaki örtülmüş ayrışmaları da ortaya çıkaracaktır. Gani’nin statükocu, ‘hal bilmez, dil bilmez’ edebiyat öğretmeni Şahin Bey’le; halden anlayan, dil ve gönül ehli biyoloji öğretmeni Ömer Bey arasındaki farktan tutun da aynı kurumda, aynı işkolunda çalışan insanlar hatta aynı mahallede oturan insanlar arasındaki farklara kadar birçok ayrışma gizlenemeyecektir artık. Dinlerin kendi önsürümleriyle varlığına inanılan şeylerle, halkın ihtiyaçları ve çaresizlikleri sebebiyle ürettikleri de tersine birbirine karışacaktır. Bu karışıklığa doğal, yapmacıksız insan halleriyle; yapay, uydurulmuş insan halleri de eklenecektir. Bir şeyin aslıyla gölgesini ayırt etmek pek mümkün gibi görünmemektedir. Ama hayatın ve insan halinin hep vaat ettiği gibi en zor, en karanlık, en olmaz zamanlarda belirir çözüm, aydınlık. Sonuçta insan çabucak tükettiği, uzaklaştığı, ıskaladığı insanlık; varlık haliyle yeniden buluşabilecek ve insan olmanın yalın, ayrıcalıklı güzelliğini zevketme bahtiyarlığına erişecektir. Bir var bir yok, bir yok bir var insanlık halleri arasında dönenip duracaktır hayat. [Deli] Yılmaz’ın romanın bitiminde aktarılan sözleri gibi: ” Bir nefes gibi her şey, bir nefes gibi; bir var, bir yok… Bir var, bir yok…”
(Necati Göksel, Kayıp Yolcu, Altın Kitaplar, İstanbul Ekim 2008 )

 
Örnek Kitap Eleştirisi PDF Yazdır e-Posta
Arşivler - Eleştiri Örnekleri
Pazar, 04 Mart 2012 21:23

Kitap eleştirisi örneği, roman incelemesi, roman eleştirisi.

BİR BOŞLUKLA HESAPLAŞMAK, KADİR AYDEMİR
En sondan başlamalı. Yaşamımızda asıl hesaplaşmamız gereken şeyin bize bırakılan ve bizden sonraya bıraktığımız “boşluklar” olduğunu anladığımız andan. Geri dönüşün olmadığı zaman diliminden yani. Etrafımıza dikkatli bir şekilde bakarsak göreceğimiz şey gayet basit olarak şu olacaktır, bu aynı zamanda da, aslında herkesin bildiği aforistik bir pusuladır: Var olan herkes bir boşluğun esiri aslında. Evet, binlerce boşluk taşıyoruz içimizde. Her boşluk bir başka boşluğun açtığı diğer bir boşluktan ibaret. Durum biraz karışık görünse de, böyle. İçimiz kadar dışımız da görünmez boşluklarla dolu. Var mıyız, yok muyuz bu evrende, bunu anlamak için yazılmıyor mu tüm kitaplar? Bunu anlamak için çevrilmiyor mu devasa sinema filmleri? Uzun cümlelere gerek olmamalı bu yaşamda. Bir varoluş sancısı çekiyoruz açıkçası. Dokunmak, tatmak, konuşmak, istemek, tüketmek… hepsi, tek başına kalan insanın -ki özünde yalnızızdır- icat ettiği bir oyunun uyulması gereken kurallarından biridir. Bahsedeceğim kitap tam da bu noktadan bakıyor bizlere, her şeye. Altay Öktem’in yeni deneme kitabı İçimde Bir Boşluk Var, bir bir “kanıtlıyor” tüm eksiklikleri. Gözle görülemeyen şeyler vardır. İlkokuldan beri anlatılıp durulur; mikroplar, virüsler vs. İçimde Bir Boşluk Var, otobüs tutamaçlarında gizlenen bir hastalığın mikrobundan tutun da, bir bakışla sevgilinizin şirin koltuk altı terinin neden olduğu küçük uyanışlara kadar insanoğlunun “içinden” gelen dürtüleri didikleyip duran, bazen rahatsız edici şekilde düşündüren, “Ben de mi öyleyim acaba?” dedirten şiddete sahip bir kitap. Altay Öktem’i yazdığı şiirlerden, öykülerden, romanlarından ve alternatif edebiyat çalışmalarından tanıyor edebiyat okurları. Yazar bu sefer pek bilinmeyen bir yönünü gözler önüne seriyor ve profesyonel meslek alanı olan doktorluğu “yazı”yla buluşturuyor. İçimde Bir Boşluk Var’ın oluşumunda bir yazar olmanın ötesinde, doktor olmanın sağladığı gözlem avantajını olumlu yönde kullanabilmiş Altay Öktem. Boşlukları doldurmak Altay Öktem İçimde Bir Boşluk Var’ı ‘Ruhun Boşluğu’, ‘Bedenin Boşluğu’, ‘Cesetlerin Boşluğu’, ‘Aşkın Boşluğu’, ‘Görüntünün Boşluğu’, ‘Gürültünün Boşluğu’ ve ‘Ben’in Boşluğu’ adlı yedi bölüme ayırmış. Her bölüm kendi içinde ayrışmış ve düşlerden gerçeğe uzanan, bilimsel verilerin de öykülenerek -insanları korkutmadan- okura sunulduğu parçalar meydana gelmiş. Şahsen bu kitabı okurken, kimi zaman içimden kıs kıs güldüm, kimi zaman da tırstım. Bu ülkede doktorlardan korkmamak mümkün değil, ölümü çağrıştırıyorlar sürekli. Ama Altay Öktem, işe felsefi bir açıdan bakıyor, sözleriyle şaşırtıyor bizleri: “…İtiraf ediyorum; uzun zamandır büyük bir hızla yuvarlanıyorum zirveye. Yazdığım bütün kitapları, terk ettiğim bütün kadınları, içtiğim sigaraları, ürküttüğüm kuşları, hiç görmediğim şehirleri, kasaba istasyonlarını, olimpiyat oyunlarını, Avrupa Topluluğu uyum yasalarını, iz bırakmayan işkence yöntemlerini, cinsel ve dinsel bütün pozisyonları, bütün ağrıları, çığlıkları, gülüşleri arkamda bırakıp zirveye doğru yuvarlanıyorum büyük bir hızla. Zirve çok aşağıda, biliyorum. Düşmeyi seçiyorum.” Yazarın içindeki boşluğu daha da derinleştiren bir durum. Öktem’in yukarda bahsettiği zirve olsa olsa ölüm olabilir. İlginç bir tercih. Ama, “nasılsa hiçbirimizin sağ çıkamayacağı” bir durumda, yani soluk alıp verdiğimiz şu hayatta belki de en “sağlıklı” tercihtir bu. Dilimizde İçimde Bir Boşluk Var tarzında yazılmış bir başka kitaba rastlamadım henüz. Sanırım bir ilk bu kitap. Dünya edebiyatında ise Alain de Botton’a ait Felsefenin Tesellisi’ni örnek verebiliriz. Önemli bir ayrıntı, kısaca bahsetmek gerekirse, kitabın yazılış dili genel olarak mizahi ve akıcı. Yaşamla alay eden sözleri okumaktan çok keyif alacaksınız. Özellikle aşk ile ilgili bölümde, yani ‘Aşkın Boşluğu’ndaki örneklemeleri okumak eğlenceliydi. Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından tutun da Paulo Coelho’nun

Veronika Ölmek İstiyor’undaki karakter Dr. Igor’a kadar kafayı takmış Altay Öktem. İyi de yapmış! Tabii her şey bir yana, kendisini eleştirmekten de kaçınmamış. Yaptığı alıntılar ve başından geçmiş havası yaratan olaylar zincirinde Altay Öktem’in samimiyetine güvenmekten başka çaremiz yok. Güvenmek zorunda değilsiniz, “boş” verin gitsin de diyebiliriz. İçimde Bir Boşluk Var, neşeli yanını bir kenara bırakırsak, bir hesaplaşma kitabı olarak da ciddiyetle okunabilir elbet. Aşkla, yaşamla, vücudumuz ve ruhumuzla yaptığımız hesaplaşmanın öyküleri gizlenmiş sayfalara. Anlamsız bir boşlukta başlayan yaşamımız yine o kadar derin bir boşlukta sona erecek bir gün. İçimde Bir Boşluk Var, kendisiyle ve içindeki boşluklarla yüz yüze gelmek isteyenler için kaçırılmaması gereken, çok yönlü olarak okunabilecek, başarılı bir eser.
(İçimde Bir Boşluk Var, Altay Öktem, Sel Yayıncılık, 128 s., Ekim 2004)

Son Güncelleme: Pazar, 04 Mart 2012 21:37
 
Eleştiri Nedir? Eleştirinin Özellikleri, Türleri, Örnekleri PDF Yazdır e-Posta
Arşivler - Eleştiri Örnekleri
Cuma, 02 Mart 2012 20:08

Eleştiri Türleri ve Örnekleri, eleştiri nedir? eleştirinin özellikleri, türkiyede eleştiri.
Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.

Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri:
Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri
: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından

hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.

Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır.

Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.

Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır. Eleştiriler; okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri… olmak üzere türlere ayrılır.

Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir. Edebiyat sorunlarını ve yapıtlarını konu alan inceleme, yorum ya da değerlendirme olarak da tanımlanabilir.ister şahsi zevklerle ister estetık prensııplere gore sıstemlı bır sekılde degerlendirmedir.nazmın kururlarını bildiren ilim olarakda bilinir.yazar; objektif olmalı eseri dıkkatle ınceleyebılmelı; analiz ve yorumlayabılmelı, geniş açılarla geniş bir bilgiyle ve hassasiyetle eseri degerlendirme kabibiliyetine sahip olmalıdır. Eleştiri okulları üçe ayrılır: Yansıtma, yaratma, dil. Yansıtma, eserin doğaya benzediğini savunur. Yaratma, eserin iç dünyasıdır, yani sanatçı. Dil ise, Rus biçimcilerinin yöntemidir ve eseri dil sistemi olarak görür.

Türkiye’de Eleştiri

Tanzimat dönemi Romantikleri Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid; Realistleri Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murad’tır.

Serveti Fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak)anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Nabizade Nazım, Hüseyin Cahit dönemin eleştiricileridir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir.

Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuat Köprülü.

Dünya edebiyatında Boielau, A. France, Türk edebiyatında ise Mehmet Kaplan, Nurullah Ataç, Cemil Meriç ve Hüseyin Cahit yalçın eleştiri türünün önemli temsilcileridir. Edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal’in Tahrib-i Harabat’ıdır.

Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi

Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.

Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.Böylece, Goethe’nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust’un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.

Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal’ı PortRoyal’dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer’i Köylüler Savaşından, Luther’i din devriminden, Napoléon’u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan? Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..

Eleştiri (Tenkit) Türü-Eleştiri Türüne Örnekler

Tanımı

Şiir, tiyatro, hikâye, roman, resim, heykel, film gibi bir sanat veya düşünce eserinin, zayıf ve güçlü yönleri göz önünde bulundurularak gerçek değerini belirleme amacıyla yapılan inceleme sonucunun anlatıldığı yazı türüne “eleştiri (tenkit)” denir.

Eleştiri Türleri

a- İzlenimsel (Empresyonist) Eleştiri:

Edebî eserlerin okuyucu üzerinde bıraktığı etkilerden, izlenimlerden yola çıkılarak yapılan eleştirilere “izlenimci eleştiri” denir, ilkelerini ünlü Fransız edebiyatçı Anatole France (Anatol Frans)’ın belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk, algılama, değer ölçülerine göre incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel, kişisel yargılar ağırlıktadır. Bu nedenle günümüzde izlenimsel eleştiri edebiyat dünyasından pek rağbet görmez.

b- Nesnel (Bilimsel) Eleştiri:

Edebî eserlerin içerik, yapı ve üslupları üzerinde tarafsız olarak yapılan eleştirilere de “bilimsel eleştiri” denir. Bu eleştiri türünde, her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek ölçütler vardır. Eleştirmen, kişisel yargılara varmaktan kaçınmaya çalışır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri tarafsız bir gözle değerlendirir. Eseri, ister beğensin ister beğenmesin, kendi duygularını işin içine katmadan, eserin sanat değerini ortaya koymaya çalışır.

Dünya Edebiyatında Eleştiri

·                                 Eleştiri uzun zaman, “kusur bulmak” gibi algılanmıştır. Eleştiriyi kişiden kişiye değişen bir zevkin sonucu olmaktan kurtarmak, onu belli prensiplere göre değerlendirmek gerektiği fikri 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır.

·                                 Eleştiri türü Avrupa’da Boielau, Sainte Beuve, Hippolyte Taine, Brunetiere, Jules Lamaitre, Anatole France, Remy de Gourmont, Gustave Lanson, Lessing, Hazlitt, Carlyle, Ruskun ve Belinski gibi sanatçılarla temsil edilmiştir.

Türk Edebiyatında Eleştiri

·                                 Eleştiri türü Türk edebiyatına makale, fıkra, deneme ve sohbet gibi Batı’dan Tanzimat döneminde geçmiştir.

·                                 İlk başlarda dil ile ilgili eleştiriler yazılmıştır. Sonra özellikle Namık Kemal ve Recaizâde Mahmut Ekrem, eleştiri türünün sınırlarını genişletmiştir.

·                                 Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ise Batı tarzında eleştiriler kaleme alınmıştır.

·                                 Türk edebiyatında ise eleştiri türünde eserleriyle Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Mehmet Murat, Vedat Günyol, Tahir Alangu, Asım Bezirci, Rauf Mutluay, Metin and, Özdemir Nutku öne çıkan isimlerdir.

Eleştirinin Özellikleri

*Düşünsel planla yazılır.

*Bir kimsenin kendi eleştirisini yazarken ortaya koyduğu esere “otokritik” veya “özeleştiri” denir.

*Eleştirinin amacı, iyi ve güzel olan sanat yapıtının değerini ortaya çıkarmak, sanatı iyi ve güzel olmayandan kurtarmak, kalıcı bir niteliğe kavuşturmaktır.

*Eleştirmen, hangi sanat eserini eleştirecekse o sanat dalının gerektirdiği birikime sahip olmalıdır.

*Eleştirmen, eser hakkında okuyucuyu her yönden bilgilendirir. Hem okura hem de eserin yazarına kendini geliştirmesi için yol gösterir.

*Eleştiriye konu olan eser, yalın bir dille tanıtılır.

*Eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir.

Eleştirinin Diğer Türlerden Farkı

Eleştiri, yaratıcı sanatların arasında değildir. Eleştiri, edebi esere veya başka sanatlara bağlı bir türdür. Eleştirinin varlığı, kendisi dışında bir sanatı gerektirir. Edebî eserin konusu bütün maddî ve manevî varlığı ile yazar, çevresi ve kâinattır. Eleştirinin konusu ise sanat eseridir, bir başkasının yazdıklarıdır. Yani eleştiri, bir dil yapıtı üzerine ikinci bir dil varlığıdır. Eleştiri, doğrudan kaleme alınmaz. Eleştirinin yazılabilmesi için eleştirilecek kişi veya eser olmalıdır ortada.

Eleştiri yapan kişi;

*Geçmişin ve çağının sanat olaylarını iyi bilmeli,

*Geniş bilgi ve kültür birikimiyle donanımlı olmalı,

*Dünya edebiyatı, sanatı ve kültürüyle ilgili genel bilgilere sahip olmalı,

*Eleştirdiği konuyu, eseri veya olayı bütün olarak kavramalı,

*Bir sanat eserinin gerçek değerini, özünü, yapısını, değerli-değersiz yönlerini ortaya koymalıdır.

Eleştiri Türüne Örnekler

Eleştiri adı : Halikarnas Balıkçısı  

Halikarnas Balıkçısı takma adıyla tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973), öykücü ve romancı olarak, Ege ve Akdeniz kıyılarımızın, ekmeğini çekişe dövüşe denizden çıkaran yoksul, ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk ve tek sanatçıdır.

Daha babasının (Şakir Paşa) elçi olarak bulunduğu Atina’da geçen çocukluk günlerinde filizlenip, Oxford’daki tarih öğreniminde daha bir gelişerek bilinçlenen mitoloji merakı, meraktan da öte tutkusu, o taşkın deniz sevgisiyle sarmaş dolaş olarak, hikâye ve romanlarına yansır.

Cevat Şakir, Oxford’dan klasik kültür yüküyle yurda dönünce (1910), resim karikatür, dergi kapağı resimleri, çevirilerle başlar gazetelerde çalışmaya. 1925’te Resimli Ay dergisinde, asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizilmelerini konu alan bir öyküsü, Doğu İsyanı günlerine rastlaması kasıtlı bir eleştiri sayılarak sanatçı üç yıl Bodrum’da kalebentlik cezasına çarptırılır. Daha Bodrum’a ayak bastığı ilk gece ile sanatçının yaşamında, ömrünün sonuna kadar sürecek olan, yepyeni bir dönem başlar. Yurt gerçeklerinden uzakta, varlıklı, alafranga bir çevrede, Batı kültürüyle beslenmiş çıtkırıldım genç aydının, görüp yaşadığı, alışıp benimsediği dünyadan apayrı, yoksul ama mert deniz insanları ile karşılaşmasıdır bu. Cevat Şakir, Bodrum’da geçirdiği bir buçuk yıl içinde, daha başlangıçtan beri kafasından yüreğine, yüreğinden kafasına akıp ona gerçek kişiliğini aydınlatan her şeyi bulur: Denizle sarmaş dolaş doğa güzelliği yanında, taşı toprağıyla boğazına kadar mitolojik anılarla dolu bir dünya, o anılardan habersiz, günlük ekmek tasası içinde çırpınan yoksul ama dürüst, temiz deniz insanlarının imrenilesi yaşamı.

Kalebentlik cezası biter ama, ondaki deniz sevgisi, deniz insanlarına duyduğu hayranlık, sevgi bitmez. İstanbul’lardan kalkıp, evini barkını, kolay hayatını, rahatını elinin tersiyle bir yana iter ve gelip tam yirmi yıl Bodrum’da yaşar, ekmeğini alnının teriyle kazanan deniz insanlarının arasında.

Önce sokaklara palmiyeler dikip, yurtdışından getirttiği bitkilerle şehrin dört bir yanını donatmak, bilgisini, görgüsünü bütün cömertliğiyle çevresine saçmakla başlar işe. Sonra, karşılıklı sevgi ve duygu alışverişinin potasında oluşturduğu zengin izlenimleri, hayal gücünün bütün yetisiyle dile getirir hikâye ve romanlarında.

Daha öykü kitaplarının adlarından başlar deniz sevgisinin, insanı doğayı kucak kucağa birbiriyle kaynaştıran önüne geçilmez bir tutkunun serüveni. Yazarın ilk hikâye kitabı, Halikarnas Balıkçısı adıyla 1939’da çıkar: Ege Kıyılarında. Onun ardından sırasıyla Merhaba Akdeniz (1947, 1962), Ege’nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957) yayınlanır. Balıkçı, bütün bu öykülerde (romanlarında olduğu gibi), kara insanlarının yanı sıra, ama onlardan çok, umutlarını, fırtınalı denizlerde dalgalarla boğuşa boğuşa çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkarmaya çalışan yiğit babaların, oğulların, vefalı kocaların, kardeşlerin, vazgeçilmez sevgililerin ağları, sandalları, kürekleri yelkenleri, tekneleri ile bir bereket müjdesi gibi geri dönmelerini, rıhtımlarda, kapı aralıklarında, damlarda pencerelerde bekleyen kızlı erkekli, çoluklu çocuklu kıyı insanlarının çileli yaşayışını verir. Kimi zaman denizin üstünde, kimi zaman sünger avcıları, dalgıçlarla denizlerin dibinde, renkli, esrarlı, sürprizli bir dünyanın ta orta yerinde buluruz kendimizi.

Bir geçim kaygısı olmakla birlikte, o kaygıyı gerilerde bırakıp, kazası belası, bin bir tehlikesi güçlüğü ile bir serüven tutkusuna dönüşen deniz sevgisi, deniz büyüsü, Balıkçı’nın romanlarını da alır avucunun içine. Balıkçının ilk ve en güzel romanı olan Aganta Burina Burinata’nın (1946), amcası açıklarda boğulduğu için, denizcilikten uzaklaştırılan, evlendirilip karaya bağlanmaya çalışılan kahramanı genç Mahmut’u, sonunda denizin çağrısına dayanamayıp, enginlere teslim eder kaderini.

Deniz insanlarına olan hayranlığı, Balıkçı’yı, yanında yöresinde görüp tanıdığı, ölesiye bağlandığı sıradan insanlar yanında, tarihimize mal olmuş deniz kahramanlarının hayatlarını da romanlaştırmaya götürür. Uluç Reis (1962) ve Turgut Reis (1966) adlı romanlar bu hayranlığın bir ürünüdür.

Balıkçı’nın, öykücülüğü ve romancılığı yanında, bir o kadar önemli, bir o kadar üzerinde durulması gereken özelliği, tarih bilinci ve mitoloji merakıyla sivrilen, bunların da ötesinde, gelmişi geçmişiyle Anadolu’nun kültür kaynakları üstüne eğilen, gerçek bir düşünür, yurtsever bir düşünür olmasıdır. Balıkçı, bir yandan, mitoloji tutkusuyla Anadolu Efsaneleri (1955) ve Anadolu Tanrıları (1962) üzerine eğilirken, öte yandan, Batı kültürünü oluşturan kaynağın Yunanistan’da değil, Anadolu’da yeşerip geliştiğini ispatlamaya adar kendini. Anadolu’nun Sesi (1971) ve Hey, Koca Yurt’ta (1972) İyonya (Anadolu) kültürünün Yunanistan kültüründen üstünlüğünü göstermeye çalışır. Ona göre Batılıların Yunan Mucizesi diye belledikleri şey, aslında Ege bölgelerinde yeşermiş, aklı mantığı, olumlu düşünceyi başlatan bir çabanın, adına, göğsümüzü kabarta kabarta Ege Mucizesi diyebileceğimiz bir düşünce akımını ürünüdür. Balıkçı’ya göre, insan aklının olumlu tohumları maddeci düşünürlerle İyonya’da atılmıştır. Sokrataes ve Platon’la, bu akılcı atılım bir başka yöne yaptırılmış, ruh ve madde ayrılığı içinde ruha üstünlük tanıyarak, insan aklı 1800 yıllık bir gecikmeye uğratılmıştır.

Doğru yanlış yönleri bir yana, Batı kültürünü İyonya dışında yalnız Yunanistan’a bağlayan klasik görüşe karşı çıkışı, yurt topraklarında, nüfus kütüğü merakına düşmeden, boy atmış, gelişim göstermiş her çeşit düşünceyi özümseme yolundaki çabası ile Balıkçı, Azra Erhat’ın deyimiyle bir kültür öncüsü olmuştur ve öyle anılacaktır.

(Vedat Günyol,  “Çalakalem”)

Eleştiri adı : Orhan Veli

Varlık yayınları arasında küçük bir kitap daha çıktı: Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri. Yaşar Nabi iyi etmiş bunu düşündüğüne, zaten bu işle uğraşmak en çok ona düşerdi: Orhan Veli’yi de, arkadaşlarını da Varlık dergisinde o tanıtmıştı. Ancak tamam değil o kitap. Orhan Veli’nin bende bir defteri vardır, on yıldan çok oluyor, bir gün kendisi vermişti; şimdi nerede olduğunu bilmiyorum, kolayca da bulamam. O defterdeki şiirlerinin birkaçı bu kitapta yok gibi geliyor bana. Arayıp bulurum elbette, kitabın ikinci baskısı çıkarsa eksik olanları oraya alırlar. Doğrusu, eksiklerin büyük bir önemi yok: Onlar Orhan Veli’nin pek beğenmediği, sağlığında çıkardığı kitaplara da almadığı ilk şiirleri, ilk denemeleridir.

Ama önemli eksikler de var: Örneğin, Orhan Veli’nin son yazdığı şiirlerden biri olan “Aşk Resmigeçidi”. Bu şiir için kitabın sonunda şöyle deniliyor: “… yarım kalmış ve sonradan düzelttiği metni bulunamadığı için bu kitaba alınmayan ‘Aşk Resmigeçidi’ isimli şiiri…” Demek Yaşar Nabi’nin elinde o şiir var: Daha bitmemiş, düzeltilmemiş ilk şekli. Yarım olmasının, düzeltilmemiş olmasının zararı yok, bize hiç olmazsa onu vermeliydi. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli’nin kâğıtları arasında arasalar son metni de bulabilirlerdi. Ben o şiiri görmedim, ancak Orhan Veli’nin kendisinden dinlemiş olanların birinden duydum, çok güzelmiş. Şair onda gerçek, yahut hayalî birtakım sevgilerini anlatıyor: “Mabadi var” diye bitiriyormuş. Şiirini okuduğu gün, ölümünden bir iki hafta önce: “Mabadi yok ya, neyse!” demiş.

Ölümü bu şakaya acılık katıyor. Yaşar Nabi ne yapıp yapıp o şiiri bulmalı; bulamazsa, demin dediğim gibi elinde bulunan yarım, düzeltilmemiş metni dergisine koymalı. Gene kitapta söylenildiğine göre Orhan Veli son günlerinde bir dergiye birkaç şiir vermiş, Yaşar Nabi kitaba koymak, üzere istemiş, alamamış. Onlar için üzülmüyorum: O dergi hangisi ise, o şiirleri elbette basar, biz de görürüz.

 

O küçücük kitabı karıştırırken bir üzünç çöküyor kişinin içine: Bir şair yaşamış, sevmiş sanatını, uğraşmış, anlamayanların gülmelerine, kaba, bayağı sözlerine karşı koymuş, bütün bıraktığı işte bu… Küçümsemiyorum o eseri, bilmiyorum değerini, bizim şiir, sanat anlayışımızı, dünya görüşümüzü tazeleyiverdi. Ama Orhan Veli yaşasaydı daha çok şeyler verebilirdi. Günden güne olgunlaşıyordu; hem olgunlaşıyor, hem de sanattaki devrimciliğinden ayrılmaksızın, özüne hıyanet etmeksizin değişiyordu. Yaşlandıkça uslanan, şu içsiz, sevgisiz, inansız, kendi kendilerine araştırmalara girişmekten korkan, yerleşmiş kanılara bağlanıp sağlıklarında yok oluveren kimselerin uslanmak dedikleri pısırıklığa düşecek insanlardan değildi o.

Yaşasaydı düşüncesi günden güne zenginleşecek, genişleyecekti. Kendi sanatını savunmak, kendi değerini belirtmek için başkalarını küçültmeye kalkışanlardan da değildi. Kaynak dergisi birtakım yeni şairlere Yahya Kemal için ne düşündüklerini sormuştu: Çoğu, hemen hepsi, o şairi kötülemeyi, onun yaptıklarını inkâr etmeyi bir hüner sandılar, iri iri kof lâkırdılar söylediler. Orhan Veli ise Yahya Kemal’in şiirini anladığını gösterdi, ona olan saygısını, sevgisini, ona olan borcunu söyledi. Oysaki Orhan Veli sevmediği, beğenmediği, değerine inanmadığı şairleri batırmasını da hepsinden iyi bilirdi. Kendine gerçekten güvendiği için bütün gerçek değerleri, ancak onları savunmanın boynuna borç olduğunu anlamıştı. Gençti, kelimenin bayağı, aşağı manasıyla uslanmamıştı, uslanmayacaktı ama yüksek manasıyla tek doğru manasıyla uslanmıştı, öteden beri uslu idi, yani düşüncede dölekliğe, temkine varmıştı. Yaşasaydı, en iyi eleştirmecilerimizden, sanat anlatıcılarımızdan biri olacaktı.

Onda, ancak Yahya Kemal’de gördüğümüz bir kavrayış vardı. Naili’nin, Galip’in, daha birçok eski şairlerimizin eserlerini ne iyi anlardı! Bir zamanlar Nazîm’in: “Gel gör Nazîm başımıza geldi âkıbet – Divânegân-i aşka gülerdik zaman ile” beytini, Naili’nin “Gamzene böyle kılan hâtır-i âşûbu esîr” diye başlayan terkibini birlikte okurduk: Onlardaki güzelliği ne iyi sezer, ne iyi sezdirirdi!.. Bir Fuzuli’yi sevmemesine, onu anlamamasına üzülürdüm. Nedense Fuzuli’yi hep ağlar, yalvarır bir şair diye görür: “Bana dilenci gibi geliyor bu adam!” derdi. Giderek onun inceliklerini de, bütün o sözde ağlamalar, yalvarmalara altındaki gerçek şiir sevgisini de anlayacağından şüphem yoktu Orhan Veli yaşasaydı… Boş bütün bu sözler, yaşamadı işte… Hem ne biliyoruz? Belki de yaratma, anlama gücü tükenmiş olduğu için ölmüştür.

 

Yeni çıkan kitabı karıştırırken, Orhan Veli için ilk yazdığım yazılardan birini hatırladım. Hemen hiçbir yazımı saklamadığım gibi onu da saklamadım, eski Haber gazetesinden de onu kim bulup çıkaracak? Dursun durduğu yerde, bugün onu belki ben de beğenmem: “Hatırlamasaydım keşke şunu!” derim. O yazımda, Orhan Veli ile arkadaşlarının, yani Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in şiirlerini okurken bende de şiir yazmak hevesi uyandığını söylüyordum. Geçmiş gün, yanılmıyorsam bir yerinde de şöyle diyordum: “Ben şiir yazacağım da siz benimle alay etmek için yeni bir fırsat ele geçireceksiniz diye hemen sevinivermeyin. Yapmam öyle şey, bilirim ben boyumun ölçüsünü.

Ancak size bu gençlerin insana şiiri sevdirdiklerini, dünyaya bir şair gözüyle bakmayı öğrettiklerini, çevremizde umulmadık güzellikler sezdirdiklerini söylemek istiyorum.” Kitabı karıştırırken gene durdum o ilk şiirlerin üzerinde. Bilmem ama bana öyle geliyor ki biri de yitirmemiş tazeliğini: “Robenson”, “İnsanlar”, “Bayram”, “Hicret”… Hepsi de, şiir yazmak hevesi uyandırıyor gene bende, hepsi de Oktay Rıfat’ın şiirde söylediği gibi, benim için gökyüzünü birdenbire başlatıveriyor, bu dünyayı bağışlayıveriyor.

 

Küçücük bir kitap, ama bir şairden, gerçek bir şairden kalma bir kitap, neler neler var içinde…

Son Güncelleme: Cuma, 02 Mart 2012 20:08
 



You are here  : Anasayfa Dünya Edebiyatı Eleştiri Örnekleri

Tasarım

tasarim Tasarım: Ali Horuz

Destek

edebiyat, destek Sitemize katkı yapmak isterseniz, üye olup makale önerebilirsiniz. Gönderileriniz kendi adınızla yayınlanır.

Edebi Portal

 Edebi Portal EdebiArşiv.Com, Türkiye'nin en geniş edebiyat portalı olmaya hazırlanıyor.