Edebiyat Arşivi

Şiir nedir, şiirin genel özellikleri, şiir türleri, şairler
Şiir Nedir? Şiir Bilgisi PDF Yazdır e-Posta
Edebi Türler - Şiir
Ali Horuz tarafından yazıldı.   
Cuma, 13 Ocak 2012 22:10

ŞİİR, ŞİİR BİLGİSİ, ŞİİR TÜRLERİ, ŞİİRİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Şiir nedir?

Duygu, çağrışım ve izlenimlerin dizeler halinde dile getirildiği söz sanatıdır şiir. Hiçbir zaman kesin ve tam bir tanımına ulaşılamayan türlerden biridir ve çok genel olarak şiir, düzyazı dışında kalan bir anlatım biçimi olarak nitelendirilebilir. Ama şiiri düzyazıdan ayıran yegâne özelliği, dizeler halinde yazılması değildir. Diğer yazınsal türlerden farklı olarak şiirde çağrışım, imge, sezgi, duyular, duygular önemli bir yer tutar. 

Anlatım daha kapalı, söyleyiş daha müzikal ve etkili, duygular daha güçlü, algılar daha ön plandadır. Şiirde tanrısal bir yücelik, büyüleyici bir güzellik, çözülemez bir gizem, sözcükleri ve sesleri birbirinden ayrılamaz bir ezgi vardır.

Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünseldeneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatıdır.

Valery’nin tanımından hareket eden Suut Kemal Yetkin, yürüyüş ile raks (dans) arasındaki farkı, düzyazı ile şiir arasındaki farka benzetir ve “Şiir bu kadar esrarlı ve çözülemez bir terkip olduğuna göre, nesre çevrildiği zaman şiirliğini koruyan bir şiir tasavvur olunamadığı gibi, nesrin nazma sokulmasıyla elde edilen bir şiir de öylece tasavvur olunamaz. Ve gene bir öylece bir şaire şunu veya bunu anlatmalısın demek kadar manasız bir şey olamaz. Zaten şair bir şey anlatmaz, anlattığı zaman da şair olmaz” der. İlk şiirlerin insanoğlunun dinsel törenlerine eşlik ettiği, bilinen bir gerçektir. Çağlara ve toplumlara göre şiir beğenileri, mükemmel şiirin ölçüleri değişse de, iyi şiirin nitelikleri hemen hemen her dilde ve kültürde yukarıda belirttiğimiz ortaklıkları taşır. Destanlar, ninniler, türküler, ağıtlar, insanoğlunun ilk sözlü sanat ürünleri ve ilk şiirleridir aynı zamanda.

Ahmet Haşim, “Şiir, bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır” diye tanımlar şiiri; J. Cocteau “Ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini, ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini” der; Salah Birsel’se Şiirin İlkeleri’nde aynı konuda şunu söyler: “Doğrusu şiirin hiçbir anlamı olmaması değil, şiirin o anlamı bağırmaması gerekir“. Bu tanımlardan, şiirin işlevinin anlatmak değil, duyurmak yani hissettirmek olduğu sonucuna ulaşabiliriz. İlhan Berk de “Anlamla Yola Çıkılmaz: Şiir Bir Şey Anlatmaz. Anlaşılmak İçin de Değildir” başlıklı yazısında aynı noktaya değinir:
Bir şiiri anladığımızı söylemek çok su götürür. Bunu yalnız büyük bir şiir için değil, orta halli bir şiir için bile söylemek zordur. İyi bir şiir anlamla yola çıkmaya her zaman engeldir. Her şeyden önce bir şiirden bir düzyazıdan anladığımız anlamada bir anlam beklemek, ona öyle yaklaşmak şiirin doğasına aykırıdır. İyi bir şiir bir şey anlatmak şöyle dursun, ona uzaktan yakından yanaşmaz; arkasını döner. Anlatılmaz olanladır onun çabası, savaşımı. Ordadır gözü, ordan seslenir, bakar. Böyle bir şiirde anlama sarılmak işe yaramaz. Bunda usun da yararı yoktur. Usla yaklaşmak şiiri bütün bütün çıkmaza sokar. (…) Oktay Rifat bunun için “Akılla yazılan şiir en kötüdür bence” diyecektir.

Behçet Necatigil’in şiirle gerçeklik ve bilgi arasında kurduğu bağ da İlhan Berk’inkine benzer: “Şiir bir sorun, bir durum üzerine ölçülü konuşan, susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur, bir kıvamını bulmadır” derken şairin söylediği, sadece sanatçının değil, okurun da şiire kattıklarını düşündürür.

Şiiri diğer türlerden ayıran en önemli fark, gerçeği imgelerle anlatması ve her okuyanda farklı bir etki, izlenim, çağrışım yaratmasıdır. “Güneş batıyor” cümlesi, duyan her kişi tarafından aynı şekilde algılanırken “Gün çingeneler gibi göçebeydi ufukta” (Cahit Sıtkı Tarancı) dizesinin her duyanda farklı bir etki yaratması, imgenin gücünü gösterir.

Şiirsel sözün düz yazısal sözden en büyük farklarından biri de, şairin sözcüklerin ezgisini yakalamasıdır. İlk anda müzikal etkiyi sağlayan şeyin ölçü ve uyak olduğu düşünülebilir ama modern şiirde bu türden biçimsel öğelerin hiç kullanılmadığını anımsamak gerekir. Yine de şiirsel etkiyi sağlayan nedir o halde? Fuzulî’nin bir gazelinde geçen “Gözüm canım efendim sevdiğim devletli sultanım” dizesindeki müziği yaratan sadece vezin olabilir mi? Sözcüklerin yerini değiştirirsek, sadece vezin vezin, google mi bozulur? Dizenin ruhunda da büyük bir değişiklik oluşmaz mı? Benzer şekilde Cemal Süreya’nın art arda gelen yirmi şiirinin son dizesini oluşturan “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” dizesinde ölçüden de uyakian da fazlası yok mu?

İnsanoğlunun ilk edebî yaratısı, şiirdir aslında. Ve başlangıçta, şiir, dans, müzik, tiyatro daima iç içedir; yüzyıllar geçtikçe bu sanatsal etkinlikler birbirinden ayrılır ama birbiriyle bağı yine de hiç kopmaz. Nitekim edebiyatta ilk kuramsal değerlendirmeleri içeren Poetika adlı eserinde Aristoteles, “şiir” derken tiyatrodan söz etmektedir; çünkü Antik Yunan’da tiyatro ve şiir birbirini tamamlayan türlerdi.

 

ŞİİR BİLGİSİ

ÖLÇÜ (VEZİN) :Nazımda ahenk meydana getirmek amacıyla mısralardaki hece sayılarının ya da ses değerlerinin birbirine eşitlenmesine ölçü denir. Üçe ayrılır:

1-Hece Ölçüsü: Mısralardaki hece sayılarının birbirine eşit olmasına dayanan bir sistemdir. İlk mısrada kaç hece varsa, diğer mısralarda da ancak o sayıda hece bulunmalıdır. Hece ölçüsüyle yazılan şiirlerde bir mısrada, vurgu gayesiyle bir ya da iki kez durulur. Bu yerlere durak denir. Mesela 11’li hece vezninde duraklar 4+4+3=11 veya 6+5= 11 olabilir. Duraklar oluşturulurken sözcük bölünmez. Halk ed. Ürünlerinin tamamına yakını hece ölçüsüyle yazılmıştır. Türk Ed. da 5’li hece ölçüsünden 20’li hece ölçüsüne kadar her ölçü kullanılmıştır. Yaygın olanı 7’li, 8’li ve 11’lidir. Türk dilinin doğal ölçüsü hece ölçüsüdür. Eskiden, hece ölçüsüne vezn-i benan (parmak hesabı) denmiştir. Bunun sebebi bazı Divan şairleri, hece ölçüsünü, “parmak hesabı” diyerek küçümsemişlerdir.
Hece ölçüsü genellikle İslamiyet’ten önceki Türk Edb.’da ve Halk Edb.’da kulla-nılmıştır. Fakat 18. yy. Divan şairi Nedim’in hece ölçüsüyle yazılmış bir koşması vardır.

Hece Ölçüsünde Kalıpların Kullanılışı:
1. İkili, üçlü, dörtlü, beşli kalıplar genellikle atasözleri, deyimler, tekerlemeler, bilmeceler ve türkülerin kavuştak bölümlerinde kullanılır. Bazı ilahilerde de bu kalıp kullanılmıştır.
2. Altılı kalıp ilahi ve nefes türlerinde görü-lebilir.
3. Yedili kalıp genellikle manilerde kullanılmıştır.
4. Sekizli kalıp daha çok semai ve varsağılarda kullanılmıştır.
5. Dokuzlu kalıp atasözleri ve deyimlerde görülür.
6. Onlu kalıp da atasözleri ve deyimlerde görülür. Az da olsa türkülerde kullanılmıştır.
7. Onbirli kalıp en çok kullanılan kalıplar-dandır. Daha çok koşma ve destanlarda örülür. Cumhuriyet döneminde de kulla-nılmıştır.

2- Aruz Ölçüsü: Mısralardaki ses değerlerinin birbirine eşit olmasına dayanan bir ölçüdür. Ses değerlerini eşitleme işleminde, kısa (açık) ve uzun (kapalı) heceler hareket noktası olarak kabul edilir. Mısralardaki hecelerin ses değerleri simetrik olarak birbirine eşitlenir. Divan ed.da tüm nazım ürünleri bu ölçüyle yazılmıştır. Arap Ed.dan gelme bir ölçüdür. (Geniş bilgi için kaynaklara bk.)

3- Serbest Ölçü: Mısraların sıralanmasında hiç bir ölçüyü kullanmayan şekildir. Hiçbir kurala bağlı değildir. Serbest vezin Cumhuriyet sonrası şiirimizde; özellikle de Garip hareketleriyle birlikte çok kullanılır olmuştur.

Kafiye ve redif: Mısra sonlarında, farklı kelimelerdeki ses (harf) benzerliğine kafiye denir. Kafiyenin oluşabilmesi için mısra sonundaki kelimelerde şu özellikleri aramak gerekir:
a) Ses benzerliği olan kelimelerin farklı kelimeler olması gerekir.
b) Ses benzerliği olan kelimelerin yazımının aynı olması gerekir.


Altın da bir pula olur mu kabil

Ehli ile konuş olasın ehil

Cahille konuşma olursun cahil

Kişi ayarından düşer mi düşer

Yukarıdaki şiirde "il" seslerinde kafiye vardır. Ses benzerliğindeki seslerde, ses sayısının artmasına göre kafiye çeşitli kısımlara ayrılır:



a) Yarım Kafiye: Mısra sonlarında tek ses benzeşmesine dayanan kafiye türüdür. Aslında, bu benzeşmenin sessiz harflerde olması gerekir. Halk edebiyatında yarım kafiye çok kullanılmıştır.

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte

Ölsek de sevinin eve dönsek de

b) Tam Kafiye: Mısra sonlarında iki sesin benzeşmesine dayanan kafiye türüdür.

Nasihatim sana: Herzeyle iştigali bırak

Adamlığın yolu nerdense bul da girmeye bak



c) Zengin Kafiye: Mısra sonlarında üç ve daha fazla sesin benzeşmesiyle meydana gelen kafiye çeşididir.

Her şey akar su, tarih, yıldız, insan ve fikir

Oluklar çift, birinden nur akar birinden kir


Not (1): Kafiye olan sesli harflerin üzerinde uzatma işareti "^" varsa, bu sesliler tek ses değil iki ses olarak kabul edilir ve buna göre de kafiye türü değişir.



Örneğin İstiklâl Marşı'nın yedinci kıtasındaki

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şühedâ

Cânı cananı bütün varımı alsın da Hüdâ



Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ



…"da" seslerinde tam değil, zengin kafiye vardır.


Not (2): Tunç kafiye olarak adlandırılan kafiye türünü bazı edebiyatçılar kabul ederken, bazıları da kabul etmez. Bu sebeple Tunç kafiye kimi kitaplarda anlatılırken kimi kitaplarda hiç değinilmez. Fakat çoğu edebiyatçı bunu farklı bir kafiye türü olarak kabul etmez ve Zengin kafiyeye dahil eder.Farklı bir kafiye türü olmadığını kabul etmemekle birlikte bu kafiyenin de tanımını bilmekte yarar var:



Tunç Kafiye: En az üç sesten oluşan bir ya da daha çok kelimenin diğer mısraların içinde geçmesiyle oluşan kafiye türü olarak tanımlanır.



İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya

Bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya

mısralarında bu özellik görülebilmekte ama zengin kafiyeden bir farkı olmadığı açık..



d) Cinaslı Kafiye: Okunuşları ve yazılışları aynı ancak anlamları farklı olan kelimelerle yapılan kafiye çeşididir. Tunç kafiye sesteş kelimelerle yapılır.

Niçin kondun a bülbül

Dalımdaki asmaya

Ben yârimden vazgeçmem

Götürseler asmaya

Yukarıdaki şiirde, ikinci mısrada asma kelimesi "üzüm veren bir bitki"; dördüncü mısrada ise "öldürmek" anlamında kullanılmıştır.



REDİF 



Redifin tanımını yapmadan önce şunları bilmek gerekir:

* Redifler daima mısranın en sonunda bulunur, yani kafiyeden sonra gelir.

* Redifin olduğu her yerde mutlaka kafiye de vardır. Bu sebeple redifin bulunduğunu gördüğünüz her yerde kafiyeyi de bulmaya çalışınız.

Redif: Mısra sonlarında, görevleri aynı olan eklerin, ya da anlamları aynı olan kelimelerin tekrarlanmasına redif denir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere iki tür redif vardır:

a) Ek Halindeki Redifler

b) Kelime Halindeki Redifler

a) Ek Halindeki Redifler:
Eş görevli eklerin tekrarlanmasıyla oluşan rediflerdir. Türkçe'deki yapım ve çekim eklerini kavramadan, ek halindeki redifleri kavramanız mümkün olamayacaktır. Eğer bu konularda bir eksiğiniz varsa, önce bunları tamamlamanız ve ondan sonra ek halindeki redifleri kavramak için çaba sarf etmeniz gerekir. Fakat ek halindeki rediflerin çoğu, kelimeye bağlanan ekler olduğundan bu konudaki genel kaide: "Keli-menin köklerinde kafiye, eklerinde ise redif vardır." şeklindedir. Bu kural bilinerek mısraa bakılırsa ek halindeki rediflerin yüzde doksanı mısrada tahmin edilebilir. Ancak bu kaide her zaman geçerli olmadığından yine de "ekler" konusunda bilgi sahibi olunması konunun kavranması açısından gereklidir.

Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı

Kerem etmeyen beyin fakirden nedir farkı

Yukarıdaki beyitte, "ı" sesleri, ismin -i hali olduğundan yani, her ikisinin de görevi aynı olduğundan rediftir. Kelimenin köklerinde ise "ark" sesleri benzeştiğinden bunlar da zengin kafiyeyi oluşturur. Bu beyite pratik yoldan yaklaşırsak: Beyitin birinci mısrasında, kafiyeye söz konusu olan kelimenin kökü "çark", ikinci mısrada ise kelimenin kökü "fark"tır. Dolayısıyla, "ı" seslerinin ek olduğu için redif olduğunu pratik yönden söyleyebiliriz. Kelimenin köklerinde kafiye bulunduğundan "ark" seslerinde de zengin kafiye vardır. Fakat bu pratik yol her zaman işlemeyebilir:

Kokuyor burnuma Sivr'alan köyü

Serindir dağları soğuktur suyu

Yâr mektup göndermiş yadigâr deyi

Gözünün yaşını sil deyi yazmış



Yukarıdaki dörtlükte, kelimelerin kökleri "köy", "su", "de" dir. Görüldüğü gibi kelimelerin köklerindeki sesler aynı değildir. Acaba burada "y" sesi kafiye olarak mı yoksa redif olarak mı alınacaktır? Oysa, çözüm çok basittir."y" sesi birinci mısrada kelimenin köküne dahil olurken, ikinci ve üçüncü mısralarda yardımcı ses (kaynaştırma ünsüzü)'tir. Yani "y" seslerinin görevi farklıdır. Bu durum da kafiye tanımına uygun olduğundan kafiye olarak kabul edilecektir. Aynı durum İstiklal Marşı'nın üçüncü kıtasında görülmektedir:

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Yukarıdaki dörtlükte ise, kelimelerin kökleri:

"yaş", "şaş", "aş" ve "taş" kelimeleridir. Burada da kelimelerin köklerinden sonra gelen "a" sesleri kafiye olarak mı yoksa, redif olarak mı alınmalı sorusu akla takılmaktadır. O halde, bu köklere eklenen "a" sesinin görevinin ne olduğunu incelemek gerekir:



İlk mısrada: yaş - a - r - ı - m

İkinci mısrada: şaş - a - r - ı - m

Üçüncü mısrada: aş - a - r - ı - m

Dördüncü mısrada: taş- a - r - ı - m



Yukarıda da görüldüğü gibi ilk mısradaki "a" sesi ile diğer "a" seslerinin görevleri farklıdır. Bu özellik sebebiyle, "a" seslerinin kafiye olarak alınması gerekir.



b) Kelime Halindeki Redifler: Aynı anlam-daki kelimelerin tekrarlanmasıyla meydana gelen rediflerdir. Bu tür redifleri mısralarda görebilmek oldukça kolaydır:

Doğru söylerim halk razı değil

Eğri söylerim Hak razı değil.

Yukarıdaki beyitte "razı değil" kelimeleri redif, ondan önceki "k" sesleri ise yarım kafiyedir.

Bir başka örnek:

Zannetme ki şöyle böyle bir söz

Gel sen dahi söyle böyle bir söz

Yukarıdaki beyitte "böyle bir söz" kelimeleri redif, ondan önceki "öyle" sesleri ise zengin kafiyedir. Bir başka örnek:

Kimsesiz hiç kimse yok, var herkesin bir kimsesi

Kimsesiz kaldım meded, ey kimsesizler kimsesi

Yukarıdaki beyitte "kimsesi" kelimeleri redif, ondan önceki "r" sesleri ise zengin kafiyedir.



Son olarak şuna da dikkati çekmek gerekiyor:

Kelime halinde bulunan rediflerden hemen önce, ek halinde redif de bulunabilir. Böylece, ek halindeki redifle kelime halindeki redif arka arkaya gelebilir:

Elimi beş yerinden, dağladı beş parmağın,

Bağrımda yanmadık bir yer bırakmadan git

Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın

Görmemek istiyorsan, ardına bakmadan git!



İkinci ve dördüncü mısralarda hem ek halinde redif, hem de kelime halinde redif bulunmaktadır. Yukarıdaki mısralarda "madan" ekleri "zarf-fiil"dir.


Kafiye Örgüsü (Düzeni)


Bir mısraın hangi mısra ile kafiyeli olduğunun gösterilmesine kafiye örgüsü denir. Kafiye düzeninde her mısra bir çizgiyle, kafiyeler de harflerle gösterilir. Çeşitleri şunlardır:


1)Düz Kafiye: aabb biçiminde gösterilir. Birinci mısra ile ikinci mısraın, üçüncü mısra ile dördüncü mısraın birbiriyle kafiyeli olmasına denir. aaab veya aaaa şeklinde de olur. Diğer adı mesnevi tarzı kafiyedir.


2)Çapraz Kafiye: Mısraların abab şeklinde kafiyeli olmasına denir. (abab, cdcd, efef, ghgh..) Genelde halk şiirinde görülür.


3)Sarmal Kafiye: Mısraların abba, cddc... şeklinde kafiyeli olmasına denir. İtalyan Edebiyatından gelen sonelerde görülür.


4)Mani Tarzı Kafiye: Dörtlükte birinci, ikinci ve dördüncü mısralar kafiyeli, üçüncü mısra serbesttir. Aaxa veya aaba


5)Koşma Tarzı Kafiye: Dörtlüklerin ilk üç dizeleri kendi içinde, dördüncü dizeleri de şiirin tümünde kafiyelidir. Bazen ilk dörtlükte çapraz kafiye kullanıldığı görülür.

Aaab, cccb, dddb, eeeb, fffb

Abab, cccb, dddb, eeeb, fffb...

Xaxa, bbba, ccca, ddda, eeea..



6)Örüşük Kafiye : İtalyan Edebiyatı’ndan gelen terzarimalarda görülür. Önceki üçlüğün ortasındaki dize ile, bir sonraki üçlüğün kenarındaki dizeler kafiyelidir.

Aba, bcb, cdc, ded...



MUHTEVA UNSURLARI



Konu ve Tema: Şiirin anlattığı duygu, durum ya da olaya konu denir. Her duygu ve durum şiirin konusu olabilir. Bir deniz manzarası, sokakta simit satan adam, insanın iç dünyası, savaş vb. her durum şiirde anlatılabilen konulardır.

Şairin konuyu ele alış biçimine, o konu çerçevesinde okuyucuya vermek istediği düşünceye ya da şiirinde savunduğu teze tema adı verilir. Aynı konuda yazılmış şiirleri birbirinden ayıran unsur temadır.



Dil ve Anlatım: Şiirdeki kelime, kelime grubu, cümle, cümlecik gibi anlamlı ses topluluklarının tümüne dil denir. Bilinen gramer parçalarından oluşan dil, üslup ile orjinal hale gelir. Şairin anlatım yaparken seçtiği kelime vb unsurlar onun üslubunu meydana getirir. Her şairin üslubu birbirinden farklıdır. Şiirde orjinal söyleyişler ve ifadeler vardır. İyi bir şair özgün üslubu sayesinde çok alışılmış, yıpranmış konuyu bile çekici bir ifadeyle anlatabilir. Şiirde vurgu ve tonlama önemlidir. Bu iki unsurun iyi kullanılmadığı şiirler ahenk yönünden eksik şiirlerdir. Kısacası dil ve anlatım konusunda; dilin anlaşılır, sade, ağır, üslubu güzel, halk dili kullanmış, orijinal ifadeler vardır, vurgu ve tonlamalar yerindedir gibi özellikleri dikkate alınır.



Kaynağını geleneklerden, halkın kültüründen alan bir edebiyattır. Halk Edebiyatı üç bölümde incelenir:

a) Âşık Edebiyatı

b) Tekke Edebiyatı

c) Anonim Halk Edebiyatı 


Aşık Edebiyatı: Aşık edebiyatının kaynağı, İslamiyet’in kabulünden önceki Sözlü Edebiyat’tır. O günden bu güne devam etmektedir. Önemli özellikleri şunlardır:



1) Nesirden çok şiirin görüldüğü sözlü bir edebiyattır. (Nesir: Düz yazı)

2) Âşık veya ozan denilen kişilerin, saz eşliğinde söyledikleri şiirlerden oluşur.

3) Genelde sözlü olmasına rağmen şairler, şiirlerini “cönk” dedikleri yassı defterlerde toplamışlardır.

4) Şairler, sazlarını omuzlarına alarak köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşmışlardır.

5) Şiirlerde anlatım içten, canlı ve yalındır.

6) Şairler, halkın içinden çıktığından halk dilini kullanmışlardır. Bu sade dil 18. ve 19. yüzyıllarda bazı şairler tarafından Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalmasıyla eski arılığını kaybetmiştir.

7) Nazım birimi dörtlüktür.

8) Koşma, semai, varsağı gibi nazım şekilleri kullanılmıştır.

9) Hece ölçüsünün 7’li, 8’li ve 11’li kalıplarına ağırlık verilmiştir.

10) Aşk, tabiat, gurbet, ayrılık, ölüm, özlem, kıskançlık, yiğitlik, toplumun sorunları, insan davranışları, bunlarla ilgili eleştiriler konu olarak işlenmiştir.

11) Şiirlerin son dörtlüğünde şairin adı veya mahlası geçer.

12) Göz kafiyesi anlayışı yerine, kulak kafiyesine ağırlık verilmiştir. Yani kafiye için aynı sesin kullanılmasına gerek yoktur. Buna göre p/b , ç/ş, t/d, l/ n gibi seslerle de kafiye yapılmıştır.

13) Genellikle yarım ve cinaslı kafiye kulla-nılmıştır.

14) Benzetme (teşbih) ve kişileştirme (teşhis) dışında edebi sanatlara fazla yer verilmemiştir.

15) Bazı ürünlerde yöresel özellikler görülür.

16) Şiirler genellikle hazırlık olmaksızın irticalen yani içe doğduğu gibi söylenir.

17) Divan Edebiyatı’nda görülün kalışlaşmış benzetmeler (mazmun) Halk Edebiyatı’nda da vardır. Buna göre sevgili anlatılırken yeşilbaşlı ördek, inci diş, elma yanak, badem göz, kiraz dudak, keman kaş, sırma saç, selvi boy gibi benzetmeler kullanılmıştır.

18) Divan Edebiyatı daha çok düşünceye önem verdiği için soyut bir edebiyattır. Halk Edebiyatı’nda ise şair gördüğünü, yaşadığını anlatır. Bu nedenle Aşık Edebiyatı, somut bir edebiyattır. Ayrıca Divan Edebiyatı’nda sevgilinin tipi çizilir, adı söylenmez. Halk Edebiyatı’nda ise sevgilinin adı (Elif, Ayşe...) vardır.

19) Şiirler, işlenen konulara göre “koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt” gibi adlar alır.

20) Âşık Edebiyatı hayali olaylardan çok, gerçekçiliğin ön plana çıktığı bir edebiyattır.

21) Âşık Edebiyatı’nın yüzyıllara göre en önemli temsilcileri şunlardır:



16. yüzyıl: Köroğlu, Kul Mehmet, Aşık Garip, Aşık Kerem

17.yüzyıl: Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Aşık Ömer, Kuloğlu, Ercişli Emrah

18.yüzyıl: Gevheri

19.yüzyıl: Dertli, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati

20.yüzyıl: Âşık Veysel, Aşık Ali İzzet, Aşık Murat Çobanoğlu, Aşık Reyhani, Aşık Şeref Taşlıova.

NOT: 19. yüzyıl halk şairlerinden Dadaloğlu, Divan şiirinden etkilenmemiş, böylece aynı yüzyıldaki Halk şairlerinden ayrı yol izlemiştir.



Tekke (Tasavvuf) Edebiyatı: Dini konuların öne çıktığı bir edebiyattır. En belirgin özellikleri şunlardır:

1) Kurucusu 12. yüzyılda Doğu Türkistan’da yetişen Hoca Ahmet Yesevi’dir.

2) Tekke Edb., Anadolu’da 13. y.y.’dan itibaren gelişmiştir.

3) Bu edebiyat şairleri tarikat merkezi olan tekkelerde yetişmiştir.

4) Nazım birimi genellikle dörtlüktür.

5) Allah, insan, felsefe, doğruluk, ibadet gibi konular işlenmiştir.

6) İlahi, nefes, nutuk, devriye, şathiye, deme gibi nazım şekilleri kullanılmıştır.

7) Dili Âşık Edebiyatı’na göre ağır, Divan Edb.’na göre sadedir.

8) Yüzyıllara göre bu edebiyatın en önemli temsilcileri şunlardır:



12.yy.: Hoca Ahmet Yesevi

13.yy.:Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli

14.yy.:Kaygusuz Abdal

15.yy.: Hacı Bayram-ı Veli, Eşrefoğlu Rumi

16.yy.: Pir Sultan Abdal

17.yy.: Niyaz-ı Mısrî, Sinân-ı Ümmî, Hüdâi

18.yy.: Sezai

19.yy.: Kuddusi, Turâbi



Anonim Halk Edebiyatı: Söyleyeni belli olmayan, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılan, halkın ortak malı olan ürünlerin oluşturduğu edebiyattır. Özellikleri şunlardır:

1) Belli bir sahibi yoktur. Halkın ortak malı olan ürünlerden oluşur.

2) Dili sade, akıcı bir halk Türkçesidir.

3) Şiirlerde hece ölçüsünün 7’li, 8’li, 11’li kalıpları ağırlıklı olarak kullanılır.

4) Somut ve gerçeklerle iç içe bir edebiyattır.

5) Şiirlerinin nazım birimi dörtlüktür.

6) En çok yarım kafiye kullanılmıştır.. Bazı manilerde cinaslı kafiye görülür.

7) Mecazlara ve edebi sanatlara fazla yer verilmez.

8) Ölüm, aşk, tabiat sevgisi, ayrılık acısı, özlem, yiğitlik, toplumsal aksaklıklar gibi konular işlenir.



ŞİİR

İçinde bulundurduğu ses, anlam, ritm ve gizemle insanın gönül dünyasına hitap eden eserlere şiir denir.
Şiir, çoğu kez onunla aynı sanılan nazım kavramından değişik anlamlar içerir. Nazım, ölçülü ve kafiyeli sözlere verilen addır. Nazım ile oluşturulmuş şiirler olabileceği gibi, her nazmın da şiir olmadığını bilmek gerekir.

Şiirde hayal, duygu ve düşünce unsurları önemli yer tutar. Bunlardan mahrum bir şiir düşünülemez.
Şiir, manzum, yani ölçülü ve kafiyeli olabileceği gibi, ölçüsüz de yazılıp söylenebilir. Ölçüsüz yazılmış şiirlere serbest nazım (serbest şiir) adı verilir.

Şiirler işledikleri konular bakımından altıya ayrılır:

Şiir türleri:

1- Epik Şiir: Konusu savaş, kahramanlık, yiğitlik ve yurt sevgisi olan ya da tarihsel bir olayı coşkulu bir anlatımla işleyen uzuncu şiirlere denir. Aynı anlamda destanî şiir, hamâsî şiir, kahramanlık şiiri terimleri de kullanılır.

(Mohaç Türküsü – Y.Kemal Beyatlı, Mehmetçik – Fazıl Hüsnü Dağlarca – Üç Şehitler Destanı’ndan)



2- Lirik Şiir: İçten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiir türüdür. ( Divan ed. Da özellikle gazeller, murabbalar, şarkılar; halk ed. Da koşmalar, semailer lirik şiir türüne örnektir.)Lir: Bir çeşit saz. Rebâbî de denmiş.



3- Pastoral Şiir: Doğa güzelliklerini, orman, dağ, yayla, köy ve çoban yaşamını ve bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür. Pastoral sözcüğü “çobanlara ilişkin” demektir. Türkçe’de bu anlamda râiyâne, rüstâî terimleri de kullanılmıştır. Batı ed. Da doğrudan doğruya doğa manzaralarını canlı bir biçimde anlatan şiirlere idil, konuşma biçiminde yazılan pastoral şiirlere de eglog denir.

(Bingöl Çobanları – Kemalettin Kamu)



4- Didaktik Şiir: Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü zayıf şiir türüdür. Türk Ed.da ta’limî terimi de kullanılmıştır. Manzum hikayeler ve fabllar bu bölüme girer. (Seyfi Baba – M.Akif Ersoy, Karga ile Tilki – Orhan Veli)



5- Dramatik Şiir: Manzum olarak yazılmış tiyatro eserleri bu bölüme girer. Dramatik manzume, karşılıklı konuşma şeklinde yazılan manzumedir. Bu şiirler genellikle acıklı ya da korkunç olayları anlatırlar. Anlattıkları konuyu okuyucunun gözünde canlandırırlar. Dramatik manzumeler anlattıkları konulara göre şu çeşitlere ayrılır: Trajedi, komedi, dram. (Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek’in bu türde eserleri vardır.)



6-Satirik Şiir: Toplumsal düzensizlikleri, kişilerdeki dalkavukluk, düzenbazlık, kendini beğenmişlik, mevki düşkünlüğü gibi huylar; devlet yönetimindeki umarsızlık, çıkarcılık ve beceriksizlikleri anlatan bunları yeren şiirlere denir. Divan ed.da hicviyeler, halk ed.da taşlamalar bu şiir türünün en güzel örnekleridir. Şeyhi, Bağdatlı Ruhi, Nef’i, Ziya Paşa güzel örnekler vermişlerdir.



ŞİİRİN UNSURLARI


1- Şekil Unsurları


a) Nazım birimi

b) Nazım şekli

c) Ölçü (Vezin)

d) Kafiye – redif

2- Muhteva Unsurları


a) Konu ve tema

b) Dil ve anlatım


ŞİİRİN ŞEKİL UNSURLARI



Nazım Birimi: Şiiri oluşturan mısra gruplarına denir. Nazım birimi şiiri oluşturan yapı taşlarından biridir. Şiirdeki her bir satıra mısra denir. Tek mısralık dizelere mısra-ı âzâde denir.
Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur. (Ş.Yahya)

Şiir içindeki mısraların kümelenme-sinden meydana gelen nazım birimi; kümede bulunan mısraların sayısına göre ad alır. İki mısralık öbeklere beyit; dört mısradan oluşanlara kıta veya dörtlük; üç, beş, ve daha fazla mısralı öbeklere bent denir.


Nazım Şekli: Kafiye örgüsüne ve mısra sayılarına göre manzumelerin aldığı biçime, sundukları görünüme nazım şekli denir.


KLASİK EDEB NAZIM ŞEKİLLERİ: Gazel, murabba, mesnevi, terkib-i bent, terc-i bent, rübai, kaside, tuyuğ, müstezat...



TANZ.SONRASI TÜRK EDB. NAZIM ŞEKİLLLERİ: Sone, terza-rima, serbest nazım, çapraz kafiye, sarma kafiye, düz kafiye...



HALK EDB.NAZIM ŞEKİLLLERİ: Koş-ma, semai, varsağı, türkü, mani, ilahi, nutuk, şathiye, ağıt, kalenderi...



HALK EDEBİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ:


1) Âşık Edebiyatı Nazım Şekilleri:


A) Koşma: Âşık Edebiyatı’nın en sevilen ve en yaygın olarak kullanılan şiir biçimidir. Dörder mısralık bölümlerden oluşur. Dörtlük sayısı genelde üç ile beş arasında değişir. Altı dörtlükten oluşan koşmalar da vardır. 11’li hece ölçüsüyle oluşturulur. Sözlü Türk Edebiyatın’daki koşuk nazım şeklinin devamı niteliğindedir. Koşmalarda değişik kafiye örgüleri kullanılır. En yaygın kafiye örgüsü: abab cccb dddb cccb ... veya; aaab cccb dddb cccb ... veya; xaxa bbbc ccca ddda... şeklindedir. Son dörtlükte şairin adı veya mahlası geçer. Koşmalar konu yönünden Divan Edebi-yatı’ndaki Gazel ve şarkı’ya benzer. Türk Edebiyatı’nın tanınmış koşma şairleri Karacoğlan, Bayburtlu Zihni, Âşık Ömer ve Erzurumlu Emrah’tır. Koşmalar konularına göre dört çeşittir:



Güzelleme: İnsan, hayvan ve tabiat güzelliklerinin anlatıldığı koşmalara denir.

Koçaklama: Yiğitçe bir anlatımla söylenen, kahramanlık ve savaş konulu koşmalardır. 


Taşlama: Toplumun ve insanların eksik yönlerinin ele alınarak, bunların eleştirildiği koşmalardır. Aynı konunun işlendiği şiirler Divan Edebiyatı’nda hiciv olarak adlandırılır. 


Ağıt: Ölüm ve doğal afetler üzerine özel bir ezgiyle söylenen koşmalardır. Ölüm konulu şiirlere Sözlü Türk Edebiyatı’nda Sagu, Divan Edebiyatı’nda Mersiye adı verilir.


B) Semai: Genellikle aşk ve doğa konusun işlenir. Kafiye düzeni ve dörtlük sayısı bakı-mından Koşmaya benzer; fakat semailerde 8’li hece ölçüsü kullanılır. Ayrıca semailerin kendine özgü bir de ezgisi vardır. Karacaoğlan’ın semaileri ünlüdür.


C) Varsağı: Biçim bakımından Semai’ye benzer. 8’li hece ölçüsü kullanılır. Toroslar’da yaşayan Varsak boyuna özgü olduğundan veya çıkış yeri burası olduğu için bu adı almıştır. Yiğitlik, meydan okuma, vuruşma gibi konular işlenir. Ayrıca varsağının söylenişi, semaiye göre daha yiğitçedir. “Hey, Bre” gibi seslenmeler görülür.


2) Tekke Edebiyatı Nazım Şekilleri


İlâhi: Allah aşkının anlatıldığı, belli bir tarikata bağlı olmayan şiir türüdür. Değişik tarikatlara göre “deme, nefes, âyin” gibi adlar alır. Özel bir ezgiyle okunur. Şekil olarak Koşma biçimindedir. Yani dörtlüklerden oluşur. Son dörtlükte şairin adı veya mahlası geçer. Genelde 7’li hece ölçüsü kullanılır. Bazı ilahilerde aruz vezni kullanılmıştır. Aruz vezninin kullanıldığı ilahiler gazel şeklindedir.



Nutuk: Tekke Edebiyatı’nda tarikata yeni giren müritleri bilgilendirmek amacıyla söylenen didaktik şiirlerdir.


Devriye: Evrenin ve insanın Allah’tan geldiğini ve yeniden Allah’a döneceğini anlatan şiirlerdir.


Şathiye: İnançlar üzerine şakalı bir biçimde yazılan şiirlerdir. Bu türün en tanınmış şairi Kaygusuz Abdal’dır.


3) Anonim Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri 


Mani: Anonim Halk edebiyatının en yaygın şiir biçimidir. Genelde tek dörtlükten oluşur. 7’li hece ölçüsüyle söylenir. Bazı manilerde farklı ölçüler kullanılmıştır. Kafiye düzeni aaba (aaxa) şeklindedir. İlk iki mısra doldurma niteliğindedir. Asıl anlatılmak istenen son iki mısrada söylenir. Başka bir deyişle ilk iki mısraın, son iki mısraıyla konu yönünden değil, ölçü ve kafiye yönünden benzerliği vardır. Genelde doğa, aşk, kıskançlık, yalnızlık, güzellik konuları işlenir. Bazı maniler, eş sesli kelimelerle kafiyelenebilir. Böyle manilere cinaslı veya ayaklı mani denir. Bazı manilerde ise asıl dörtlüğe, iki mısra eklendiği görülür. Bu tür manilere artık mani veya yedekli mani denir.


Türkü: Belirli bir biçimi yoktur. Çağdan çağa, yöreden yöreye, ezgisinde ve dizilişinde değişiklikler görülür. Her zaman bir ezgiyle söylenir. Ezgisine göre hoyrat, bozlak gibi adlar alır. Ana dizelerle bunlara eklenen ve devamlı yinelenen bölümlerden oluşur. Asıl bölüm olan ana dizeler, dize sayısına göre üçleme, dörtleme, beşleme gibi adlar alır. Yinelenen bölümlere kavuştak veya nakarat denir. Çoğunlukla 8’li ve 11’li hece ölçüsü kullanılır. Doğa sevgisi ve toplumu ilgilendiren genel konular işlenir.

Ninni: Annelerin, çocuklarını uyutmak için bir ezgiyle söyledikleri nazım şeklidir. Genellikle dörtlüklerden oluşur. 8’li ve 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. Bazı ninnilerde hece ölçüsüne dikkat edilmediği görülür. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Bazen aaaa, bbba... bazen aaab, cccb... şeklinde kafiye düzeni görülür. Annenin çocuğuna olan sevgisini, çocuğun geleceğiyle ilgili düşünceleri, yürümesi, konuşması, okuması, meslek sahibi olması, yalnızlıktan çekilen sıkıntı, gurbetteki kocaya duyulan özlem dile getirilir.


Ağıt: Ölenlerin arkasından duyulan üzüntünün dile getirildiği şiirlerdir. Dörtlüklerden oluşur. 11’li hece ölçüsüyle söylenir. Genellikle uzun hava ve kırık hava denilen ezgilerle terennüm edilir. Ölenin ailede ve toplumda bıraktığı boşluk, birlikte geçen günlerin hatıraları, dostluk, yiğitlik konuları ele alınır. Koşmanın bir çeşidi olan ağıtla karıştırılmamalıdır. Âşık Edebiyatı’ndaki ağıtın söyleyeni bellidir.
Anonim Halk Edebiyatının Diğer Ürünleri :


1) HALK MASALLARI: Toplumun beğenisini, düşünüş tarzını, geleneklerini, dünya görüşünü kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktaran ürünlerdir. Çoğunluğu olağanüstü olaylarla doludur. Kafdağı gibi olağanüstü coğrafi unsurlar; dev, yedi başlı canavar, ev büyüklüğünde kuş gibi olağanüstü yaratıklar vardır. Masallarda yer ve zaman kavramı belli değildir. Masalların anlatımında genellikle –miş’li geçmiş zaman kipi kullanılır. Söyleyeni bilinmeyen bu ürünler, kulaktan kulağa günümüze kadar gelmiştir. Masallarda iyilik, doğruluk, yardımlaşma öğütlenir. Bu nedenle masalla, didaktik eserlerdir. Masalların özellikle başında, bazen de ortasında ve sonunda tekerleme denilen kafiyeli sözle kullanılır. Türk masallarının sonunda, genellikle iyiler ödüllendirilir. Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Kötüler ise ya kırk katır ya da kırk satır cezasına çarptırılır.

Türk masalları ile ilgili ilk çalışmayı İgnoş Kınoş adlı Macar Türkolog yapmıştır. Sözlü gelenekte gelişen masallar, sonradan kitap haline getirilmiştir. Türk Edebiyatı’nda masal derleme konusunda en ciddi çalışmayı yapan Eflatun Cem Güney’dir. Masallardan etkilenerek günümüzde çocuk hikâyeleri doğmuştur.


2) TEKERLEMELER: Ses ve kelime ben-zerliğinden yararlanılarak oluşturulan yarı anlamlı, yarı anlamsız, hoş söyleyişli sözlerdir. Tekerlemelerde vezin, kafiye, seci ve aliterasaliterasyonlardan yararlanılır. Duygu, düşünce ve hayaller, tezata, abartmaya, güldürmeye, tuhaflığa ve şaşırtmaya dayalı olarak ustalıkla anlatılır. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere, tepe düz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş...


3) EFSANELER: Tarihi olaylar örülmüş, içlerinden olağanüstü durumla ve kişiler bulunan eserlerdir. Efsanelerde halkın hayal gücü, tarihi olayları akıcılık ve olağanüstülüklerle süslemiştir. Narlıgöl Efsanesi, Ağlayan Kaya Efsanesi...



4) HALK HİKAYELERİ: Destanların, zaman içerisinde biçim ve öz değişikliğine uğramasıyla oluşan ürünlerdir. Halk hikâyelerinde olağanüstü unsurlar azalmış, kişiler ve olaylar doğal boyutlarına gelmiştir. Tek olay çevresinde gelişen halk hikâyeleri olduğu gibi, kişi ve olay sayısı çok halk hikâyeleri de vardır. Bu hikâyeler âşıklar ve yaşlılar tarafından anlatılır. Halk hikâyelerinde nazım nesir karışıktır. Halk hikâyeleri konularına göre dört çeşittir.

A) Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut...

B) Dini-Tarihi Halk Hikâyeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikâyeler...

C) Kahramanlık Hikâyeleri: Köroğlu Hikâyesi

D) Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikâyeleri



NOT: Halk hikâyeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.


NOT: Destan geleneğinden Halk hikâyeciliğine geçişin ilk ürünü Dede Korkut Hikâyeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikâyeleri özel bir önem taşır. Dede Korkut Hikâyelerinin en önemli özellikleri şunlardır:


1) Asıl adı “Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindedir.

2) 12, 13 ve 14.yy.da Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da yaşayan Müslüman Oğuz boylarının geleneklerini, göreneklerini, iç mücadelelerini, doğaüstü güçlerle, yaratıklarla savaşmalarını ele alır.

3) 14. ve 15. yy.da yazıya geçirilmiştir. Bu konudaki yaygın kanaat hikâyelerin 14.yy.da yazıya geçirildiği şeklindedir. Hikâyelerin kimin tarafından yazıya geçirildiği bilinmemektedir.

4) Toplam on iki hikâyeden oluşur.

5) Şiir ve düzyazı (nazım-nesir) karışık oluşturulmuştur.

6) Hikâyelerde az da olsa masal ve destan unsurları görülür.

7) Çok temiz, güzel ve zengin bir kullanılmıştır.

8) Anlatım açık, yalın ve durudur. Kesinlik ifade eder.

9) Hikâyelerde en önemli meziyet kahramanlıktır.

10) Aileye, çoğalmaya, kadına, çocuğa ve çocuk terbiyesine büyük önem verilir. Kadınların ailenin en önemli unsuru olduğu vurgulanır. Önsözünde dört ayrı tadın tipi çizilir.

11) Bütün hikâyelerde dini unsurlar (namaz kılma, dua etme, arı sudan abdest alma) görülür.

12) Kahramanlar dövüşlerini, Allah ve pey-gamber sevgisi için yapar.

13) Türk milletinin karakteristik özellikleri; doğruluk, adalet, güzellik yüceltilir.

14) Misafirperverlik ve cömertlik insanların ortak özelliğidir.

15) At, ağaç, su, yeşillik kısaca tabiat çok sevilir.

16) Kahramanların en büyük yardımcısı atlardır.

17) Kadınlar, eşlerine karşı aşırı saygılı ve itaatkârdır. Eşler de kadınlarına önem verir, iyi davranır.

18) Hikâyelerde, birçok öğüt vardır. Bu nedenle bu hikâyeler didaktiktir.

19) Hikâyelerde yaşanan olayların tarihi bilgilerle ilgisi vardır.

20) Hikâyelerde geçen ve hikâyeler adını veren Dede Korkut; yaşlı, herkesin saygı gösterdiği, hakanların bile akıl danıştığı, çocuklara isim koyan, eğlencelerde kopuz çalıp şiirler söyleyen, kırgınlıkları gidermede aracılık eden kişidir.



NOT: Dede Korkut Hikâyeleri’nin bir nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’nde; bir nüshası Vatikan Papalık Kütüphanesi’ndedir. Dede Korkut Hikâyeleri ile olarak Türk Edebiyatı’nda ilk çalışmayı yapan Kilisli Muallim Rıfat’tır.



5)FIKRALAR: Batı Edebiyatı’ndan gelen gazete ve dergi yazısı fıkradan önce, bizim edebiyatımızda bir tabiat ve topluluk gerçeğini, toplumdaki aksaklıkları, hatalı davranan kişileri güldürücü ve düşündürücü bir şekilde anlatan küçük hikâyeler vardır. Bunlara da fıkra denir. Fıkralarda güldürmenin yanında yol göstericilik de söz konusudur. Halk fıkralarının en tanınmışları şunlardır: Nasrettin Hoca fıkraları, Karadeniz (Laz, Temel) fıkraları, İncili Çavuş fıkraları, Bektaşi fıkraları...


6) KARAGÖZ: Geleneksel Türk Tiyatrosu ürünlerindendir. Manda ve deve derisinden yapılan resimlerin, bir ışık yardımıyla sahne-deki perdeye yansıtılmasıyla oluşur. Bir gölge oyunudur. Bu nedenle bazı kaynaklarda “Hayal-i Zıl” şeklinde de adlandırılır. Ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli rivayetler vardır. Kahramanları Karagöz, Hacivat, eşraftan kimseler, Beberuhi, Tuzsuz Deli Bekir, satıcılardır. Karagöz; okumamış, hazır cevap, söylenenleri ters anlayan ve buna göre cevaplar veren kaba bir adamdır. Hacivat ise aydın ve yarı aydın kişileri temsil eder. Karagöz oyununda bütün konuşmalar perdenin arkasındaki tek kişi tarafından yapılır. Bu nedenle Karagöz oynatmak zor bir iştir. Karagöz oyununun oynatıldığı perdeye “hayal perdesi” denir. Cumhuriyet döneminin son büyük Karagöz ustası Hayali Küçük Ali’dir.


Karagöz oyunu dört bölümden oluşur:


1) Öndeyiş ve giriş: Sahneye göstermelik denen bir resim konulur.

2) Muhavere: Karagöz ve Hacivat’ın karşılıklı konuşmaları

3) Fasıl (Asıl oyun)

4) Bitiş: Oyunun sonunda hatalar için özür dilenen ve bir sonraki oyunun yerinin belirtildiği bölümdür.


7) ORTAOYUNU: Meydanda, Kavuklu ve Pişekâr adı verilen kahramanların oynadığı oyundur. Yazılı bir metin yoktur yani tuluata dayanır. Halkın ortak malıdır. Oyunların güldürme unsurları karşılıklı konuşmalardaki söz oyunları, hazır cevaplılık, yanlış anlamalar ve yöresel konuşmaların taklitleridir. Oyunda Karagöz ile Kavuklu’nun; Pişekâr ile Hacivat’ın bütün özellikleri aynıdır. Karagöz ile Ortaoyunun farkı ise, Karagöz’ün perdede, Orta Oyun’un meydanda oynanmasıdır. Yani Orta Oyunu canlı kişilerle oynanırken Karagöz’de tasvirlerin gölgesi oynatılır.


8) BİLMECELER: Herhangi bir şeyin, bazı niteliklerini belirterek, ipucu vererek adını gizlitutmak ve ne olduğunun bilinmesini istemektir. Çoğu ölçülü, kafiyeli, aliterasyonlu ve cinaslı olan bilmeceler birer söz oyunu niteliğindedir. Bilmecelere Divan Edebiyatı’nda Muamma adı verilmiştir. Manisa’dan, Tire’den, şimdi geçti buradan. (Rüzgâr). / Burdan vurdum kılıcı, Halep’ten çıktı ucu. (Şimşek)


9) ATA SÖZLERİ: Atalarımızın çeşitli olaylardan edindikleri tecrübeler ve aldıkları derslerle söyledikleri öğüt verici, yol gösterici özlü sözlerdir. Atasözlerinde genellikle geniş zaman kipi kullanılır. Didaktik özellikler taşıyan atasözleri hem gerçek, hem de mecaz anlam taşır. Bol zamanda dar harcanan, dar zamanda bol harcanır.


10) DEYİMLER: En az iki kelimeden mey-dana gelen, genellikle mecaz anlamlı söz gruplarına denir. Deyimlerde soyut kavramlar, somut varlıklarla anlatılır. Açıkgöz, boşboğaz, kafa patlatmak, burun kıvırmak...

 

Şiirin genel özellikleri

 

Cagimizin ve gunumuzun siirini yalnizca daha iyi, daha yakindan tanidigimiz icin degil, butun caglarin siirlerine kendimizinkinin sisleri arasindan baktigimiz icin, siir derken modern siiri anlatmak istiyoruz. Modern siir, artik hikayeden ayrilmis olan, gelisen burjuva sinifinin, cevresinin bilincine varmasinda ozel bir rol oynamis olan siirdir.

Bu modern siirin – iyisinin degil, herhangi bir modern siirin – kendine ozgu temel ozellikleri nelerdir? Yunan siirinin temel ozelligi olan Mimesis (taklit), burjuva siirinin temel ozelligi degildir; Mimesis burjuva hikayesiyle oyununda gorulur.

Bugun, anlayanlarin gozunde bir sanat olarak siiri meydana getiren temel ozellikler sunlardir :

a) Siir ritimlidir

Herhangi bir dilin “dogal” ritminden ayri ve ustunde olan siirsel ritim, koklerini iki kaynaktan alir :

(1) Ritim daha kolay bir ortak bildiri yolu saglamakta, dolayisiyla siirin kolektif yapisini guclendirmektedir ve siirin icinde dogdugu toplumsal cevrenin izidir. Bunun sonucu olarak ritmin yapisi, siirin icgudusel ya da coskusal ozu ile bu coskunun kolektif olarak kendisini gerceklestirdigi toplumsal iliskiler arasindaki kusursuz dengeyi ustaca ve duyarli bir yolla dile getirir. Boylece insanin kendi icguduleriyle toplum arasindaki iliskiyi degerlendirmesindeki herhangi bir degisiklik, hazir buldugu ve dolayisiyla bir sair olarak su ya da bu yonde degistirdigi vezin ve ritim aliskanliklari (convention) karsisindaki tutumunda yansir, Ingiliz burjuva siirinde vezin teknigi karsisindaki tutumda gorulen bu degisiklikleri bundan onceki bolumlerde genel cizgileri icinde incelemis bulunuyoruz, “serbest vezin”e dogru son gidisin, insan kendi toplumsal iliskilerinin kontrolunu tamamen yitirdigi icin, butun toplumsal iliskileri korukorune bir yadsimayla terketmek gibi son anarsik burjuva girisimini yansittigi da acik bir gercektir.

(2) Bu bizi siirdeki burjuva celiskisinin ozel bir yuzuyle karsi karsiya getirir : ritmin kolektif bildiriyi ve coskuyu kolaylastirmasiyla. Insan vucudunun, dis olaylarin gecici (arizî-casual) karakteri ile ego (benlik) arasinda bir ayirici cizgi meydana getiren, zamani ozel ve dolaysiz bir tarzda oznel olarak algiliyormusuz gibi gosteren birtakim duzenli dogal hareketleri vardir (nabiz atisi, soluk alma, vb). Bu yuzden herhangi bir ritmik hareket ya da eylem bilinc alanimizin fizyolojik ogesini cevresel oge karsisinda ustun duruma getirmekledir. Bu, coskusal ice dogru donus diye adlandiracagimiz ve bir matematik problemi uzerinde ugrasirken olagelen ussal icedonuse karsit tutacagimiz kendine ozgu bir cesit icedonus yaratir. Ussal icedonuste ritime yer yoktur.

Ritim bir ortak senlikteki insanlari ozel bir tarzda, hem fizyolojik hem de coskusal olarak birbirine yaklastirir. Daha once de gormektedirler birbirlerini, ama ozlenen bir araya gelis degildir bu. Tersine, birbirlerini o kadar acikca goremez olunca, herbiri kendi ic karanligina cekilip ayni fizyolojik ve ogesel (elemental) vurusu paylasinca, iste o zaman, birbirlerini ayni gercek algi dunyasinda gormenin birliginden farkli ozel bir grup birligine ulasirlar. Bilincsel birligin karsiti olan icgudusel birliktir bu; nesnel birligin karsiti olan oznel birliktir. Coskusal icedonuste insan genotipe (genotype), her insanda asagi yukari ortak olan ve yasam boyunca dis gerceklik tarafindan degistirilen ve kendine uydurulan icguduler topluluguna doner. 

Bu coskusal ice donus, kendi basina bir toplumsal olgudur. Insanlar tum olarak ayni icgudu donanimini tasidiklari icin toplumun duzenli isleyen bir butunlugu vardir. Insanin hazir buldugu uretim iliskileri, icine girdigi cevre, toplumsal olarak onun bilincine bir bicim verir, ayni zamanda herhangi bir toplumda birligi saglar. Biri ilkel Avustralya kulturu, oburu ise modern Avrupa kulturunde dogmus olan iki es genotip’in birbirinden farkli olacagi ve daha sonra birlikte buyutulseler bile bir tek toplumsal karmasigi (complex) meydana getirmeyecekleri dogrudur. Ama ayni kulturde dogmus olan bir maymunla insan da cevre kosullarinin benzerligine ragmen farkli olurlar ve ayni karmasigi meydana getirmezlerdi. Icgudu ile kulturel cevre arasindaki bu celisme toplum icin mutlak onemdedir. Onun cozumlemekte oldugumuz bicimi nasil kapitalist toplumun gelisimini etkiliyorsa, bu genel celisme de tum toplumun gelisimine olumlu etkide bulunur. Dilde, bu celisme ussal icerik ya da sozcuklerle ifade edilen nesnel varlik ve coskusal icerik ya da ayni sozcuklerle ifade edilen oznel davranis arasindaki zitlikla belirir. Dilin dogusu gibi insanin Doga’yla mucadelesinde ortaya ciktiklari icin ikisini birbirinden ayirmak olanaksizdir. Ama bilim (ya da gerceklik) birincinin ozel alanidir; siir (ya da yanilsama) ise ikincinin ulkesidir. Demek ki bir bakima siir, toplum icin, insanin Dogayla mucadelesi gibi bassiz ve sonsuzdur.

Bu, siirin kendinde, kendi icine cekilerek hemcinsleriyle coskusal bir birlige giren insan bicimini alir. Dolayisiyla burjuva sair kendi bireyligini dile getirdigini, ruhunun en dip kosesindeki sanat dunyasina girerek gerceklikten kactigini varsayarken, gercekte ussal gercekligin toplumsal dunyasindan coskusal beraberligin toplumsal dunyasina geciyordur. Burjuva sair (sandigi gibi) anti-sosyal olunca ve kendisini tamamen “sanat icin sanat” dunyasina adayinca, Mallarme’nin L’Apresmidi d’un Faune’u ve Apollinaire’in Alcools’undeki gibi, ritmi gittikce daha goze carpici ve uyutucu olur. Burjuva ancak anarsist asamaya gecip de burjuva toplumu butunuyle yadsiyinca, sozcuklerini yalnizca kisisel cagrisimlarla secince ritim ortadan kalkabilir, cunku sair artik obur insanlarla ortak icgudulere sahip olmak gibi toplumsal bir bagdan bile korkmakta ve bu yuzden yalniz beyinsel bir baskalik tasiyacak sozcukleri secmektedir. Cok guclu coskusal cagrisimi olan sozcukler secerse bu, guclu bir ritmin uyusturuculugu (hipnoz) ile birlesince, onu insani icgudulerin ortak derinligine gomecektir. Gercekustuculerin, acayip cagrisimlari ne kadar kisisel olursa olsun, coskusal degil de ussal olan sozcuk bilesimleri secme teknigi de buradan gelir. Nihayet bu, ancak dilden ve anlamdan ayrilmakla mumkun olur, cunku bilincin butun icerikleri temelde hem genetik, hem de cevresel bakimdan toplumsaldir.

Boylece, ritim siir icin temeldir ve “Ritim uyusturucudur, asiri duygululuk yaratir” ya da “Vezin kaliplari toplumsal normlari ifade eder” gibi basit formullerle bir yana itilemez. Ritmin anlami taribsel’dir ve herhangi bir belli zamanda, toplumun temel celiskisinin dilde ortaya cikisina baglidir.

b) Siirin baska bir dile cevrilmesi zordur

Cevirilerin siirin aslinda uyandirdigi kendine ozgu coskunun pek azini aktarisi siirin temel ozelliklerinden biri olarak bilinir. Bir ceviriyi okuduktan sonra siirin yazildigi dili ogrenmis olan herkes soyler bunu. Olcu yeniden yaratilabilir. “Duygu” denen sey eksiksiz cevrilebilir. Ama o cok ozel siirsel cosku kaybolur. Fitzgerald’in Rubailer’i ya da Pope’un Ilyada’si gibi ceviriler iyi siir iseler gercekte yeniden yaratmalardir da ondan. Yeniden yaratilan siirsel coskunun ise siirin aslinin uyandirdigina benzerlik tasidigi durumlar pek enderdir.

Bunu, siirdeki herhangi gizemli bir askin nitelige yormaya hakkimiz yok. Boyle olabilir de, olamaz da. Sozcuk oyunlarinin ozel bir karakteristigidir bu. Siirin temel ozelliklerinden biridir. Hic kimse, Savas ve Baris gibi ya da Budala gibi buyuk romanlarin cevirilerinin, Ingiliz okuyucusuna asillarindaki her seyi verdigini ileri suremez. Ama bu eserlerin cevirilerinde bile tasidiklari olaganustu guc, ornegin Inferno’nun ya da Odiseus’un cevirileriyle karsilastirildiginda bize gosterir ki romanin onemli estetik nitelikleri ceviriyi – siirin niteliklerinin yapmadigi bir tarzda – yasatmaktadir. Kuskusuz, bicimsel olcu kalibinin aktarilmasindaki guclukten gelmemektedir bu. Tersine – ki bu cok kez gormemezlikten gelinen bir noktadir – Fransiz siirinin bicimsel olcu kalibi siir seklindeki Ingilizce cevirilerinde buyuk olcude yeniden kurulabilir; Fransiz duz yazisindaki vurgusuz konusma ritmiyse Ingilizce duz yazi cevirilerinde ayni derecede korunamaz. Ama, bir yabanci sairden, az da olsa bir tad almak isteyen elestirmenler, sozcuk sozcuk yapilmis bir duzyazi ceviriyi, olculu ceviriye ustun tutarlar.

c) Siir usa aykiridir

Siir tutarsiz ya da anlamsiz demek degildir bu. Siir dilbilgisi kurallarina uyar ve genellikle bir sey aciklayabilir, yani soyledigi seyler ayni dilde ya da baska dillerde farkli duzyazi bicimleri halinde soylenebilir. Ama Spinoza’nin felsefesi bir izleyicisi tarafindan aciklandiginda Spinoza’nin felsefesi olarak kalirken; ya da Tolstoy’un bir romani baska bir dile cevrildiginde yine Tolstoy’un romani olarak kalirken; peri masali kim anlatirsa anlatsin ayni peri masali olarak kalirken, bir siirin aciklanmasi, aslinin ayni ifadelerle de yapilmis olsa, artik ayni siir degildir – belki siir bile degildir. “Ussal” (aklî – rasyonel) sozcuguyle, insanlarin, cevrelerinde gorur gormez kabul ettikleri duzenlere uygunlugu kastediyoruz. Bu anlamda bilimsel kanitlar ussaldir; siir, degildir. Ama dilde cevresel uygunluktan ayirdedilebilir bir baska ortak taraf ya da toplumsal uygunluk oldugunu gormustuk. Bu, coskusal ya da oznel uygunluktur. “Ic gerceklikle uygunluk” diyelim buna. Yine siirin bu temel ozelliginin onun ritmik bicimiyle bagli oldugunu da gormustuk. Oyleyse, aciktir ki siir cevresel uygunlugu bakimindan usa aykiridir, cunku coskusal uygunlugu bakimindan ussaldir ve bu iki uygunluk bicimi arasinda bir celiski vardir. Bu celiski tek basina varolan bir celiski degildir : bu uygunluklar dilin icine girmistir cunku yasamin kendinde vardir. Gercekte siir, insanin coskulariyla cevresi arasindaki celiskinin : insanin Doga’yla mucadelesinin gercek ve somut bicimini alan celiskinin bir yuzunun dile gelisinden baska bir sey degildir. Siir bu mucadelenin bir urunu oldugu icin tarihsel gelisiminin her asamasinda insanin cevresiyle olan etkin iliskisini kendi alani icinde yansitir.

Plato, Ion’dan yaptigimiz alintida siirin bu turden usa aykiriligini belirtir. Shelley’in : “Siir aklin etkin gucune bagli olmayan bir seydir,” derken soylemek istedigi de buydu.

d) Siir sozcuklerle kurulur

Basmakalip bir soz gibi gorunebilir bu; ama hemen her zaman ve her firsatta, bilmesi gerekenlerce unutuluyorsa, hicbir sey basmakalip degildir. Ornegin, Matthew Arnold der ki: “Siir icin fikir her seydir; gerisi bir yanilsama, kutsal bir yanilsama dunyasidir. Siir coskusunu fikre baglar; fikir olgudur. Bugun dinimizin en guclu yani onun bilincsiz siiridir.”

Son cumlenin bir gercegi carpittigini biliriz. Ama ilk ikisi o kadar karmakarisiktir ki daha sonraki bolumler Arnold’un iyi bir sanatci olarak siirin onemli bir yanini belirttigini gostermesine ragmen bu cumlelerin gercek anlamini secmekte gucluk cekeriz.

Shelley de su daginik sozleri soyler : “Dil, renk, bicim, din ve eylemlerdeki uygar aliskanliklar tum olarak siirin arac ve gerecleridir; konusmanin, etki’yi neden’in esanlamlisi olarak kabul eden yaniyla butun bunlar siir diye adlandirilabilir.”

Bu daginikligin altinda, siirin insanin toplumdaki gercek varolusu ile ortaya ciktigi hakikati yatmaktadir.

Bir de soyle der Shelley : “Sairlerle duzyazicilar arasinda bir ayrim yapmak cok bayagi bir hatadir… Plato aslinda bir sairdi. Lord Bacon bir sairdi… Bir siir, kendi dis gercegi icinde ifade edilen hayatin imgesinin ta kendisidir…”

Burada, hicbir sey gizlemeyen bir daginiklikla konusur Shelley. Bacon bir sair degildi. Bu abartmali sozler, burjuva ekonomisinin gelismesiyle “saf ve temiz iliskilerin” bir kenara atilisinin saire bir asagilik duygusu vermeye basladigi bir zamanda siiri hakli cikarma girisimleridir.

Mallarme’nin ressam arkadasina ogudu cok unludur : “Siir sozcuklerle yazilir, fikirlerle degil.” Bu, bizim ileri surdugumuz olumlu ozelige, dogrulayamayacagimiz olumsuz bir ozellik ekler. Siir elbette ki fikirler, yani zihinsel imgeler uyandirir, yoksa sesten baska bir sey olmazdi. Bu yuzden biz burada kendimizi su oneriyle sinirliyoruz : “Siir sozcuklerle kurulur.”

Okuyucu bu temel ozelligin gercekte bir onceki temel ozellikten : “Siirin baska dile cevrilmesi zordur” ozelliginden dogdugunu gorecektir. Cunku siir yalnizca fikirlerle, yani dinleyicide yalnizca fikirler uyandirma amaciyla yazilmis olsaydi, bir baska dilde kafada ayni fikirleri uyandiran sozcuklerin secilmesiyle cevrilebilir olurdu. Boyle olmadigina gore, sozcuk, uyandirdigi fikirden ayri birtakim ogeleri de tasimalidir icinde sozcuk olarak. Dolayisiyla nesnel olarak sozcuk demek olan ses-simgesinin ya da kara kara isaretlerin kendi iclerinde ozel bir buyu tasidiklarini soylemeksizin siir, romandan ayri bir tarzda sozcuklerle yazilir, diyebiliriz. Gercekten de sozcuk, fikirden baska, ceviriyle dile getirilemeyen ozellikte duygusal bir “cosku” yaratir.

e) Siir simgesel degildir

Basmakalip bir soz soylemis olmakla suclanamayiz artik. Tersine, alisilagelen ideal siir kavrami belli belirsiz simgesel bir sey oldugu icin basmakalipligin tam tersini ileri surmus oluyoruz belki de. Ama siirin usa aykiri olusunun hemen ardindan, zorunlu olarak, onun simgesel olmayisi gelir.

Sozcukler simgeseldir derken neyi kastederiz, onlarin yalnizca simgeler olduklarini, baska bir sey olmadiklarini mi? Sozcuklerin kendilerinin bir sey olmadigini, onlarla degil onlarin gosterdikleri seylerle ilgili oldugumuzu kastederiz. Ornegin, bir matematikci sekiz arti dokuz esittir on yedi diye yazdigi zaman sozcuklerin kendileriyle degil deneysel gerceklikte rastlanan birtakim genellestirilmis siniflarin siralanisi ile ilgilidir. Cunku kullandigi sozcukler simgeseldir; yani cumle, kisisel anlamdan aritilmis oldugu icin hangi sozcukler kullanilirsa kullanilsin tamamen ayni gecerlige sahip olurdu. Ornegin gosterilen siralama islemleri Fransizcada, Almancada ya da Italyancada farkli sozcuklerle de anlatilsa bir matematikci icin tamamen ayni olurdu; cunku sozcuklerin kendileri gercek matematiksel siralanis islemlerini temsil eden keyfî bir anlasma (convention) olarak kabul edilir. Yukardaki ifade 8 + 9 = 17′ye cevrilse, cumle, matematikcinin gozunde yine de yeteri kadar anlamlidir. Hatta daha da ileri gidebiliriz : yarinin matematikcileri anlassalar da 8′in yerine 9′u, 9′un yerine 8′i ve 17′nin yerine 23′u koysalar, arti isareti yerine eksi, esit isareti yerine buyuktur isaretini kullansalar, 9 – 8 L 23 cumlesi simgesel olarak 8 + 9 = 17 ile ifade edilen deneysel islemlerin tam ifadesi olurdu. Ama yarin butun sozcukleri kaldirsak da Ingilizce sozlukteki her sozcuge bir numara verseydik, Hamlet’in bir konusmasindaki siirsel icerik, bir sira numara ile ifade edilemezdi. O icerige ulasmak icin numaralari aklimizdan yine asil sozcuklere cevirmek zorunda kalirdik. Evrensel bir matematik dilinin gelismesini mumkun kilmis olan matematigin simgesel dilinin son derece cevrilebilme kabiliyeti boylece simgesel olmayan siirin cevrilmezligiyle zitlik icinde bulunmaktadir. Bu evrensel matematik dili lojistik ya da simgesel mantiktir.2

1 Sozcuklerin bu gostericilik ozelligi uzerine Ogden ve Richards’in “Anlamin Anlami” adli eserinde guzel bir tartisma vardir.
2 Peano tarafindan bulunmus ve Russell ile Whitehead tarafindan gelistirilmistir. Ek: “Principia Mathematica”. Bulucularinin umutlarini gerceklestirememistir henuz.

Siir, niteliklerinden bir kismi baska bir dile aktarilabildigi olcude bir simgecilik (sembolizm) ogesi tasiyor demektir.

Yine gorduk ki, siir, nasil ussal uygunluktan yoksun olmasina ragmen coskusal uygunlukla dolu ise, ayni sekilde, dis simgecilikten – dis nesnelerle iliskiden – yoksun olmasina ragmen ic simgecilikle – coskusal durumla iliskiyle – doludur. Yani her gercek sozcuk hem bir dis iliskiyi hem de oznel bir durumu gostermektedir. Boylece bilimsel kanit bir deger yargisi tasimaktadir; onu atmak olanaksizdir. Bu yargilar ancak lojistikte atilabilir. Siirse, icinde dis nesnelerle bir iliski tasir – hem onlari atmak hem de siir olarak kalmak olanaksizdir.

Bir bilimsel kanittan, lojistige indirgemek icin, butun deger yargilarinin atilisi gibi, butun dis iliskiler de siirden atilirsa siir ne olur? “Anlamsiz” ses olur; ama coskusal iliskilerle dolu bir ses – baska bir deyisle muzik olur; muzikse, lojistik gibi, cevrilebilir ve evrenseldir. Yani goruyoruz ki, siirin ozelligi olan iliski ile coskunun birbiri icine karismasi birbiri icinde kaybolmasi demek degildir; bu karisma icgudu ve cevre zit kutuplari arasindaki bir diyalektik iliskiyi, kokleri Ingiltere, Fransa ya da Atina’nin gercek somut toplumsal yasamindaki bir iliskiyi ifade eder. Siir, dibe cokmus toplumsal tarihtir, insanin Doga’yla mucadelesinin coskusal alinteridir.

f) Siir somuttur

Bundan onceki olumsuz ifadeye denk dusen olumlu bir ifadedir bu. Ama somutluk, simgeselligin otomatik olarak ters anlami degildir. Ornegin, simgesel bir dil, ozel karsisinda geneli yadsiyarak somuta daha cok yaklasabilir. Aritmetik, cebirden daha somuttur, cunku simgeleri daha az genellestirilmistir. Iki simgesinin, iki tuglanin yerini tuttugu, iki at, iki insan vb. icin baska simgeler gerektiren bir matematik simgeciligi, varolan matematiksel simgecilikten dupeduz daha somut olurdu; ama daha az simgesel olmazdi, cunku keyfi isaretlemeye bakarak yine de alisilmis (conventional) ve algiya acik olurdu. Ama surasi da aciktir ki, simgesel bir dil somutlastikca agirlasir, hantallasir. Iki insan birbirinin ayni olmadigina gore kusursuz bir simgesel dilde mumkun her insan cifti icin farkli simgeler bulmak gerekecekti.

Matematigin genelligi dis gercekligin bir genelligidir; dolayisiyla matematigin ozel’ligi de dis gercekligin bir ozel’ligi olmus olur; ve dis gerceklik icinde nesnelerin sayisi sonsuz olduguna gore matematik genel olmak zorundadir. Matematik, en genellestirilmis sey oldugu icin dis gerceklikle ugrasmada en elverisli bir aractir. Yalnizca siralamalarla, yani siniflarla ugrastigi icin evrenin sonsuz ozel’ligiyle bas edebilir. Sonsuz’lugun matematikte o kadar cok karsimiza cikisi bir rastlanti degildir.

Siirle karsilastirin bunu. Onun vatani oznel tavirlardir. Yani bilinc alani, gercek nesnelerle, onlar karsisindaki oznel tavirlardan ibarettir. Bu gercek nesneleri en genel tarzda siralamakla matematik sonsuz’a : butun dis gercekligi kavrayabilen bir tek simgeye varir. Ama siir butun bu oznel tavirlari en genellestirilmis tarzda siralarsa ego’ya : butun oznel gercekligi kavrayabilen tek simge olan ego’ya varir.

Gercekte soyut olan, oznel gerceklige bakarak genellestirilmis olan muziktir, siir degil; tipki dis gerceklige bakarak matematigin soyut olusu gibi. Muzikte cevre kaybolur gider, ego buyur, genisler, butun dram onun duvarlari icinde gecer. Matematik, distan soyut ve genellestirilmistir; muzikse icten.

Ama siir bilimsel kanit gibidir, “katkili”dir. Coskulari gercek nesnelere baslanmistir ve bu onlara bir kendine ozguluk verir. Gerceklik, ego’nun gorusu icinde dolanip durur. Bu demektir ki siir, tipki bilimsel kanitin somut ve ozellestirilmis olusu gibi somut ve ozellestirilmistir; ama tabiî her iki durumda da somutluk ve genellik, gercekligin farkli alanlarini gosterir.

Ornegin sair;

Sevgilim kirmizi, kirmizi bir gule benzer

dediginde dil simgesel degildir; cunku, hicbir zaman, sozcuklerin tasidigi alisilmis anlamdan yola cikilarak dizenin aslindaki siirsel coskuyu icinde tasiyan bir aciklama yapilmak istenirse, “nisanlim, gulgillerden kirmizi renkli bir cicektir” diye bir sey soylenemez. Dize simgesel degildir. Dolayisiyla da onun somut olmasi zorunlulugu dusunulemez. Ama eger somut olmasaydi, ifadenin bu yeni bicimiyle dogru olmasi gerekirdi. Yani, soyut olsaydi kendine ozgu bir durum, saire, belli bir sevgiliye, bir ruh haline, bir zamana, bir siire ozgu bir ifade degil, oldukca genel bir ifade olurdu : soyle ki, konusan, nerede agzini acip da “sevgilim” diye baslasa, belli bir olguymus gibi aklina sevgilinin “kirmizi, kirmizi bir gul gibi” olusu gelirdi.

Ama siir soyut degil de simgesel olmayan somut bir dil olduguna gore, yazdigimiz ikinci bir siirde;

Sevgilim beyaz, beyaz bir guldur

ya da

Cicekler aciyor madem, sevgilim gul degildir

deme hakkini kazaniriz.

Ama simgesel olmayan soyut bir dille bu ifadeyi ancak ilkinden baska bir siir yapisi icinde, yani baska bir dilde yeniden kurmak hakkina sahip olabilirdik. Bu noktanin yanlis anlasilmasi, Plato’yu butun sairlere yalanci gozuyle bakmaya goturur : ama bu noktayi anlamis olan Sidney, sairin “yalanci olmadigini, cunku hicbir sey demedigini, hicbir seyi olumlamadigini” acikliyarak ona cevap verir.

Boylece siirdeki oznel genellestirmenin bu somut ozelligi, siire, yanilsamanin yari kabulunu vermeyi gerekli kilan seyden baskasi degildir – onun fantastik dunyasi icindeyken soylediklerini kabul etmek fakat butun romanlarin ve siirlerin butun soylediklerinin gercek maddi dunyada oldugu gibi yadsima ve celisme ilkelerinin uygulanacagi bir dunya meydana getirmesini istememek gibi bir yari kabul. Bu, romanlar ve siirler arasinda varolana benzer bir butunluk gerekmeyecegi demek degildir. Bu butunlenis estetigin alanidir. Herrick’i Milton’un altina, Shakespeare’i ise her ikisinin ustune siraya koymak ve onlarin nicin ve nasil ayrildiklarini genis ve karisik ayrintilarla aciklamak, estetigin asil gorevidir. Ama boyle bir is standart, butunlenmis ve bilimsel – yani ussal – degil de estetik bir dunya gorusu gerektirir. Sanatin mantigidir bu.

Bu somutlasma ve ozellik, siir gibi katkili olan ama karsi kutba daha yakin olan bilimsel kanit alanina da uygulanir. Herkes bilir ki biyoloji, fizik, toplumbilim ve ruhbilim, hepsinde ayri yasalarin uygulandigi alanlardir, ama daha genellestirilmis bir alana uygulanabilen bir yasanin daha az genellestirilmis herhangi bir alanda curutulmemesi gerektigini soyleyen birlestirici bir ilke de vardir : ornegin, toplumbilimin yasalari fizik yasalarini curutmez. Ayni sekilde siir de bu uygunlugu gostermelidir : hangi fantastik dunyada olursa olsun, onun yasantilari hep ayni “Ben”in basindan gecer; romanlar da ayni uygunlugu gostermelidir : “Ben” (karakter) ne olursa olsun, sahneler hep ayni insan toplumunun gercek dunyasinda uzanir; bu coskusal “ben”in yapisi ya da gercek dunya estetik yargiyi belirler. Bu ego, icinde belli bir sanat mantigi bulunan “dunya gorusu”dur gercekte.

Bu “katkililik”, ne bilimin ne de siirin “gercekten” dogru olmadiklari demek midir? Tam tersine. Cunku hakikat yalniz gerceklige, gercek somut : yasama uygulanabilir, ve gercek somut yasam ne tumden oznel ne de tumden nesnel degil, iki sey arasindaki (insanla Doga) bir diyalektik etkin iliski oldugu icindir ki bizim “dogru” olcutunu uygulayabilecegimiz, mucadelenin bu “katkili” urunleridir yalniz. Hakikat daima toplumsal insani gosterir – insanla iliskili olarak “dogru”dur bir sey. Dolayisiyla, Russell’in da gosterdigi gibi, matematigin olcutu hicbir zaman “dogru” degildir, degismezliktir. Ayni sekilde muzigin olcutu “guzellik”dir. Dilin, butun urunlerinde her ikisinin karisimini tasimasi insanin yasaminda daima Keats’in ongorusunu gerceklestirmeye can atmasindandir :

Guzellik hakikattir, hakikatsa guzellik;

cevreyi icguduye, degismezligi guzellige ve gerekliligi arzuya uydurmaya – bir kelimeyle, ozgur olmaya cabalamaktadir insan. Dil bu mucadelenin urunudur, cunku bir insanin degil, bir araya gelmis insanlarin mucadelesidir yapilan; dil ise bu birlesik mucadelenin aracidir; onun icin dilde, her yerde, insanin cevresinin oldugu kadar insanligin da damgasi vardir. Bilim nasil cevre kutbuna yakinsa siir de icgudusel kutba yakindir. Degismezlik, bilimin, guzellikse siirin erdemidir – hicbiri hicbir zaman saf guzellik ya da saf degismezlik olamaz, ama onlari gelisme yolunda ileri iten de bunu basarmak icin verdikleri mucadeledir. Bilim matematige, siirse muzige ozlemdir daima.

g) Siir yogun etkilenmelerle tanimlanir

Bunlar siire ozgu etkilenmelerdir, yani estetik etkilenmelerdir. “Kariniz dun oldu” gibi bir telgraf, okuyanda olaganustu yogun etkiler yapabilir, ama estetik etkiler degildir bunlar. Dil simgesel olarak kullanilmistir burada; bu telgrafi alan mutsuz koca, karisinin tehlikede oldugunu daha onceden bilseydi ve (cok cimri oldugu icin) karisinin olumu halinde bunun kendisine “Kippers” (ringa baliklari) gibi bir parola ile haber verilmesini soylemis olsaydi bu kisacik haberin yaratacagi etki yine ayni gucte olurdu. Telgraf siir biciminde de olsaydi ayni sey olacakti. The Times gazetesinin olum ilanlari sutununda yayimlanan siir bicimindeki haberler siirdeki bicim ozelliklerini tasir ve onlari oraya koyduranlar icin kuvvetli etkilere sahiptir; ama bu etkiler estetik etkiler degildir.

Bu iki durumda bir baska sey daha denenebilir. Bu olumlerle ilgili olmayan kimseler icin sozcukler ayni etkileri tasimayacaktir. Estetik olmayan etkiler bireyseldir, ortak degil; ve toplumsal yasantilara degil, ozel yasantilara baglidir. Bu yuzden, cosku toplumsal bir bicim icinde gerceklestirilemeyen ya da gerceklesmemis bir ozel kisisel yasantidan geliyorsa siirin bu coskusal anlam yukuyle yuklu olmasi yetmez. Cosku bir araya gelmis insanlarin yasantisindan cikmis olmalidir; boylece siirsel “Ben”in neden ibaret oldugunu goruruz. Matematigin sonsuzu, ne derece, bir kisinin algi dunyasinin sonsuzu ise, bu “Ben” de uygar bir toplumda o derece bir tek bireydir. Matematigin sonsuzu, maddi dunyanin : butun insanlarin algi dunyalarinca ortak dunyanin sonsuzudur. Siirin Ben’i ise bir arada yasayan butun insanlarin coskusal dunyalarinca ortak bir “Ben”dir. “Uygar toplumdaki birey” gorusunun hicbir zaman ustune cikamamis olan burjuva elestirisi, estetik nesneler ve coskulari digerlerinden ayiran seyin ne oldugu sorununu nasil cozebilir? Estetik nesneler, bireysel insana degil bir arada yasayan insanlara ozgu coskular uyandirdiklari surece estetiktirler. Estetik coskunun tarafsiz, kesinliksiz ve nesnel ozelligi de buradan gelmektedir.

Ozetlersek: siir ritimlidir, baska dile cevrilemez, usa aykiridir, simgesel degildir, somuttur, yogun etkilenmelerle tanimlanir.

 

Bu bilgiler bir çok kaynaktan derlenerek www.edebiarsiv.com kullanıcılarına sunulmuştur. Sitemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz.


Son Güncelleme: Cumartesi, 14 Ocak 2012 10:50
 

You are here  : Anasayfa Edebi Türler Nazım Türleri Şiir

Tasarım

tasarim Tasarım: Ali Horuz

Destek

edebiyat, destek Sitemize katkı yapmak isterseniz, üye olup makale önerebilirsiniz. Gönderileriniz kendi adınızla yayınlanır.

Edebi Portal

 Edebi Portal EdebiArşiv.Com, Türkiye'nin en geniş edebiyat portalı olmaya hazırlanıyor.